Neden polisiye roman okuruz?

Agatha Christie’nin, Patricia Highsmith’in ya da Jo Nesbo’nun yarattığı karanlık atmosferde geçen tehlikeli olayları okumaya neden bu kadar bayılıyoruz?

Bir kitap okurken en çok yaptığımız şey kitaptaki kahramanlardan biriyle kendimizi bilinçdışı bir şekilde de olsa özdeşleşmektir. Belki kendi tekdüze ve sıkıcı hayatımıza bir renk katmak için ya da bilinçdışı fantezilerimizi bir roman kahramanı aracılığıyla yaşantılayıp narsistik bir doyum sağlamak istiyoruz. Bu narsistik doyum hazza yönelik olabildiği gibi kime yönelik olduğunu bilmediğimiz bilinçdışı öfkemizi tehlikesiz bir kanala aktarmak şeklinde de olabilir.

Polisiye roman dışında iyinin ve kötünün kavgasının bu kadar net yaşandığı başka bir mecra yoktur. Sonunda hep iyinin kazandığı ve hakkaniyete olan temel ihtiyacımızın doyurulduğu. Polisiye romanların sonunda her zaman düğüm çözülür, iyi kazanır ve kötüler günahlarının kefaretini öder.

Kötüye duyulan ilginin giderildiği, kötüyü daha yakından tanıma ve onu anlama isteğinin karşılandığı bir alandır da polisiye roman aynı zamanda. Güvenlidir üstelik, sonuçta evimizde, rahat koltuğumuzda, baş ucumuzda kahvemiz, sıcacık battaniyenin altında yüzleşilir kötülüğün olası tehlikeleriyle.

Polisiye romanı ben hep uzun kış gecelerine yakıştırmışımdır. Uykunun o tatlı çağrısına direnip bir bölüm daha okuyarak huzurlu evimizin gerçekten ne kadar güvenli olduğunun teyidiyle salondaki koltukta kıvrılıp dalarız rüya alemine. Kendi hayatımızın tehlikelerden ne kadar da uzak olduğunun teyidi olur polisiye roman böylece. İskandinav ülkelerinde, Almanya, İsviçre vb çok güvenlikli ülkelerde milyonlar satmasının nedeni budur polisiye romanların. Suriye’de, Suruç’ta kimsenin aklına bir Jo Nesbo polisiyesi okumak, Harry Hole’nin alkole bulanmış karanlık beyin hücrelerinin arasında dolanmak gelmez. Herkes kendi hayatının gerçek güvenliğini sağlama peşindedir çünkü.

İnsanı ayakta tutan meraktır ve merakı harekete geçiren en önemli şey de insana ait sırlardır. Bir polisiye roman kötülüğün ve şiddetin kıyılarında dolaşan karanlık bir ruhun sırlarının yavaş yavaş gün yüzüne çıktığı heyecanlı bir oyun alanıdır.

Bir polisiyenin daha çok okunmasını sağlayan en önemli etken insanın kendini içinde ve oraya ait  hissedeceği yerel bir atmosfer oluşturmasıdır. Ahmet Ümit’in Beyoğlu’su, Jo Nesbo’nun Oslo’su, Petros Markaris’in Atina’sı arka sokaklarının kokusuyla, sabahın erken saatlerine kadar açık barlarındaki marjinal insanlarıyla kendimizi yakın hissettiğimiz ve bir o kadar da uzağında kalarak rahat ettiğimiz bir dünya yaratır. Bütün hareketliliği yanında hiçbir şeyin olmadığı sıkıcı saatleri ve günleriyle bizim sıradan hayatımıza ne kadar yakınsa o kadar başarılıdır polisiye roman dünyası.

Peki polisiye romanı kadınlar mı, erkekler mi daha çok okur? Suça meyilli olan erkeklerdir, bu romanları okuyanlar ise daha çok kadınlar. İstatistiklere göre şiddetin kurbanı (%99 erkek şiddetinin) daha çok yine erkekler olmasına rağmen, şiddete uğramaktan daha çok korkanlar kadınlardır. “Kendilerini nasıl koruyacaklarını öğrenmek için polisiye okur kadınlar,” diyor bazı bilimsel çalışmalar. Bana pek doğru gelmese de bu açıklama çabası. Alman psikolog Sabine Schwahula neden kadınların daha çok polisiye okudukları sorusuna şu soruyla yanıtı verir: “Kadınlar korkularıyla başa çıkmak için neden daha çok terapiye giderler?”

Polisiye romanlar insanın içindeki kötünün sınırlarını göstermesi açısından da oldukça önemlidir. Kitapları 20 milyondan fazla satmış olan polisiye roman yazarı Tess Gerritsen, “İçimizde sayısız sosyopat dolaşıyor. Her dört CEO’dan biri onlardan ve sayısız bankacı da ve birçok devlet başkanı,” diyor.

Almanya’nın en çok satan polisiye yazarı Sebastian Fitzek insanların polisiye roman okurken duydukları heyecanı, Ortaçağ’da idam seyretmeye koşan halkın coşkusuna benzetiyor: “Polisiye romanlar bize korkularımızı anlatır. Ve sonra onları kütüphanenin bir köşesine kaldırmamıza izin verir.” Fitzek hepimizin bir nevi korku kasımız olduğunu ve hayatta kalabilmemiz için bu kasın düzenli antrenmana ihtiyacı olduğunu söyler. “Kimileri Bungee-Jumping yaparken kimileri de evlerinde sıcacık koltuklarında yaparlar bu antrenmanı.”

Almanya’da milyonları ekran başına kilitleyen ‘Tatort’ adlı polisiye dizisinin senaryo yazarı hiçbirimizin göstermek istemediği bir yanını vurguluyor ve şu korkutucu tespiti yapıyor: “Aslında her birimiz işlemediğimiz ama hayal ettiğimiz suçların gizli günlüğünü tutmalıyız. Eğer cezalandırılmayacağımızı bilsek acaba kaçımız hangi suçları işlerdi?”

Hepimiz polisiye romanları okurken aslında bilinçdışı bir şekilde içimizdeki şiddeti fantezi düzeyinde de olsa hayata geçiriyor olup olmadığımızı sorgulama zamanı gelmedi mi acaba artık?

Yazan: Alper Hasanoğlu

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*