Adleryen politik psikoloji ve despotun karanlık ruhu…

Politik psikoloji uzunca bir süre politolojinin bir alt dalı olarak görüldü. Oysa siyaset bilimlerinde Helmut König’in ‘özne körlüğü’ olarak tanımladığı durumu aşabilmenin tek yolu toplumları anlamaya çalışırken sosyolojik açıklamaların yetmeyeceğini görmektir. Özellikle belli ideolojik yaklaşımların belli dönemlerde bütün dünyada yükselişe geçtiğini anlayabilmek için sosyoekonomik açıklamalardan fazlasına ihtiyaç vardır.

Politik psikolojiyi psikoloji, sosyoloji, iktisat ve siyaset biliminin kesişme noktasında yer alan bir yan dal olarak kabul edebiliriz. Politik psikoloji bu disiplinler arası yapı içinde, insan davranışı ve toplumsal yapılarla politik süreçler arasındaki karşılıklı etkileşimi inceler. Bu bilim dalının iki dünya savaşı arasında daha fazla etkinlik gösterdiği ve faşizmin yükselişi gibi politik gelişimlere bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir. “Hiçbir politik gelişme politik psikoloji olmadan tam anlamıyla kavranamaz,” der siyaset bilimci Helmut König.

Politik psikolojiyi toplumsal eleştirinin bir parçası olarak tanımlamak mümkündür. O halde politik psikolojinin belli bir toplumsal teorisi olmalı ve bu teoriyi tamamlayan, düzelten veya eksiklerini telafi eden bir entegrasyon göstermelidir.

Politik psikoloji deyince öncelikle ‘freudomarksizm’ ve Frankfurt Okulu’nun ‘eleştirel teori’si anlaşılır. Ama günümüzde politik psikolojinin en önemli temsilcilerinden biri Kıbrıslı psikanalist Vamık Volkan’dır. Onun psikanalitik açıklamaları freudomarksizme değil doğrudan ortodoks psikanalitik bakış açısına dayanır. Sanırım bu konuda Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde çalışabilmenin yolunu politik psikolojinin içinden Marksist bakışı çekip çıkartmakta bulmuştur Volkan ya da dünya görüşü olarak marksizme uzaktır. Onun amacı toplumsal eleştirinin bir parçası olmaktan çok, olanı anlamak ve mümkünse uluslararası çatışmalara belli bir uzlaşma zemini yaratabilmektir. Ama bu makale çerçevesinde konumuz bu değil.

Frankfurt Okulu esas olarak Max Horkheimer, Erich Fromm, Theodor Adorno ve Herbert Marcuse’tan oluşan Alman ve Alman Yahudi’si sosyolog, filozof ve psikanalistlerin bir araya geldiği bir gruptur. Walter Benjamin de zaman zaman çalışmalarıyla katkıda bulunmuştur Frankfurt Okulu’na. 1924 yılında Frankfurt’ta Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi içinde ‘Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’ adında bir merkez kurulmuş ve burada 1930’larda Horkeimer’in başkanlığı sırasında Hegel, Marx ve Freud’un görüşlerine dayanan bir eleştirel teorinin temeli atılmıştır.

Ama bu makalenin konusu bu da değil. Alfred Adler’in bireysel psikoloji olarak adlandırdığı, aslında oldukça toplumsallık odaklı olan ve Viyana’dan çıkan ikinci önemli psikoterapi ekolünün politik psikolojiye olan katkısını ele alacağım.

Alfred Adler 1870 yılında Viyana’da doğmuş, 1937 yılında İskoçya Aberdeen’de hayata gözlerini kapamış bir psikiyatr ve psikoterapisttir. 1902 yılında Freud’la tanışmış ve onun ünlü ‘Çarşamba Toplantıları’nın değişmez üyelerinden biri olmuştur. Öte yandan Freud’un libido kuramına ilk itiraz eden kişi de o olmuş ve 1912 yılında psikanalizle ve dolayısıyla da Freud’la olan bağını koparmıştır.

Adleryen politik psikolojiye geçmeden önce bireysel psikolojinin temel kavramlarını tanımlamakta fayda var. Bireysel psikolojinin en temel ve önemli kavramlarından biri ‘aşağılık duygusu’ ve bununla bağlantılı olarak ‘aşağılık kompleksi’dir. Adler’e göre aşağılık duygusu insanın ruhsal yaşamının en önemli parçasıdır ve onun doğasına aittir. İnsan doğada kendini savunacak araç ve silahlara sahip olmadığı için kendini doğuştan itibaren yetersiz hissetmiş ve yetersizliğinin sonucu olan zayıflığını da yarattığı kültür ve uygarlıkla aşmaya çalışmıştır. Bebek doğduktan sonra önemli bir süre annesinin ve en yakın çevresinin bakımı olmadan hayatta kalamaz ve bu bilgi insan beyninde nörobiyolojik bir kalıp olarak yer eder.

Adler’e göre bu yetersizlik ve aşağılık duygusu insanın psikolojik gelişimi için gerekli olan motivasyonun kaynağıdır. İnsan evladının içinde bulunduğu belirsizliği telafi etmesine neden olan uyaran, aşağılık duygusudur. Aşağılık duygusunu telafi etmek için ortaya çıkan başa çıkma stratejisi de takdir edilme dürtüsü ve güç istencidir. Bu birincil, yani doğuştan insan doğasında olan bir dürtü değil, aşağılık duygusu sonucunda ortaya çıkan ruhsal bir yanıttır. Üstün olma ve gücü ele geçirme çabası genellikle nöroza neden olur. Suça meyilli insanlardaysa kişinin kendisiyle çevresine verdiği zararlar olarak ortaya çıkar.

Güç istencinin karşısındaki önemli bir ruhsal güç ‘birlik duygusu’dur. Bireysel psikolojinin sosyolojiyle temas ettiği kavramsallaştırma da buradadır. İnsan Adler tarafından toplumsal bir canlı olarak tanımlanır ve bütün yaşamsal etkinlikleri insanlar arası etkileşim olarak yorumlanır. İnsanın diğer insanlarla birlikte sürdürdüğü yaşam bireye etki eder, çünkü Adler’e göre insanlarla birlik olma insan varoluşunun vaz geçilmez bir ihtiyacıdır.

Birlik duygusunu birden çok anlamlı olarak görebiliriz; ‘Birlik Duygusu’, “Yabancı olana saygı, ötekiyle birlikte-olmak, özen, toplumsal ilgi, toplumsal davranışlarda karşılıklılık, insanlar ve insanlık için sorumluluk duygusu,” olarak tanımlanır. Adler bu kavram aracılığıyla, bir arada yaşamanın toplumsal gerekliliklerine karşı bireyin sahip olduğu duyarlılığa vurgu yapmak istiyordu. Kendini insanlar arası işbirliğine bırakabilmeyi, yani birlik duygusunu ruhsal sağlığın en önemli kriteri olarak kavrıyordu Adler ve terapideki amacı da buydu. İnsanların güç istencinin kişiler arası çatışmaların kaynağı olduğunun bilince çıkarılması ve onların birlik duygusuna yönlendirilmesi. Adler nörozu aşağılık duygusunun telafisi için girişilmiş ama başarısızlığa uğramış kültürel bir deneme olarak anlıyordu.

Adleryen teorinin temel taşlarından biri de teleolojik bakış açısıdır. İnsanın ruhsal yaşamını bir amaca yöneliklilik çerçevesinde değerlendirir Adler. “Hiç kimse,” der, “öncesinde belli bir hedefi olmadan, belli bir hedefe yönelmiş, odaklanmış, koşullanmış olmadan, düşünemez, hissedemez, isteyemez ve hatta hayal edemez.” Bireyin çocukluğunda yaşamındaki engellere ve aşağılık duygusuna ne biçimde tepki gösterdiği ve aştığı, onun hayata ve dünyaya bakışını, karakterini, hayattaki amacını vs. belirler. Bu ‘kişilik-ideali’ bir bakıma bireyin ‘yaşam-stili’ni oluşturur. ‘Yaşam-stili’ Adler’e göre hayatın ilk yıllarında çevreyle etkileşim içinde gelişir ve ortaya çıkar.

Adleryen psikoterapistlerden Manès Sperber (1905 – 1984) 1937 yılında “Zur Analyse der Tyrannis” adlı bir makale yayınladı. Bu makalede Stalin ve Hitler’in bireysel psikoloji açısından ruhsal değerlendirmesini yapar. Adleryen açıdan politik psikolojinin nasıl kullanıldığını göstermek için bu makaleye biraz daha yakından bakmak istiyorum. Sprenger bu makalesinde erkin özellikle öznel yanıyla ilgilendiğini, toplumsal ilişkisi olarak görülebilecek nesnel yanınınsa doğrudan sosyolojinin konusu olduğunu söyleyerek başlar.

Sperber öncelikle, despotik rejimlerin dayandığı toplumsal koşulların var olması gerektiğini belirtir: “Psikolojik açıdan despotizm, toplumsal bir kriz durumunda ve aynı nedenlerle bu bu kriz durumu aşılamadığında ortaya çıkar. Yani ağır bir kriz belli bir toplumsal evrenin sonuna işaret ediyorsa, yeni bir toplumsal evrenin gerekliliği yeni bir çağın başlangıcını gösteriyorsa ama eskiyi aşıp yeniyi getirecek güçler bunu başarmıyorlarsa, despot devreye girer. Bu bakış açısı altında despotizm tarihsel gelişimin iki evresi arasındaki bir epizoddur.” Sperber despotizmin psikolojik koşullarını Le Bons’un ‘kitle psikolojisi’ açısından incelemez. Kitleyi bireysel psikolojik olarak ele alır ve onu verili sosyoekonomik bağlantıları ve politik tepkileri bağlamında değerlendirir.

Despotizmin ortaya çıkması için gerekli olan birinci koşul yaşam sevincinin genel olarak azalmasıdır. Bu da kendini kişi ve işi arasında bir yabancılaşma olarak gösterir. İkinci olarak insanların çoğunun toplumsal çerçevede takdir görme ve onaylanma olasılıkları çok azalmıştır. Kendilerini gereksiz, işe yaramaz hissetmeye başlamışlar, toplumsal bir aşağılık duygusu gelişmiştir. Üçüncü olarak insanların içinde, tatminkar olmayan gündelik hayattan kurtulma özlemi uyanmıştır. Despot adayı tam da bu ihtiyaca seslenir ve bireylere güç ve temelden yenilenmiş bir hayat vadeder. Dördüncü olarak despot, genel toplumsal süreçlerin insanlar için anlaşılmaz olması üzerine oynar ve dünyayı kitleler için anlaşılır hale getirecek basit açıklamalar sunar. Kitlelerin duygularına seslenir, günlük hayatta artmış olan aşağılık duygularına. Bireye öncelikle basitleştirilmiş bir dünya görüşü sunar. Ardından gündelik hayatta üretilmiş olup artık geçerli düşünüş biçimi haline gelmiş olan ve gittikçe büyüyen bir garezin oluşmasına katkıda bulunur ve bunun sonucu olan hıncın yaşanmasına izin verir. Son olarak da sıradan insanların despotla, yani kendisiyle özdeşleşerek olumlu bir kendilik duygusu geliştirmelerini sağlar.

“Despot,” der Sperber, “büyük olasılıkla çocukluğunda fazlasıyla aşağılanma, dışlanma ve alaya maruz kalarak birlik duygusu geliştirme olanağı bulamamıştır.” Ergenliği sırasında hırsla güce ulaşma hayalleri kurar ve bu hayaller ona hayatı boyunca eşlik eder. Hiçbir önemi olmayan, sıradan başarısızlıklara da aşırı duyarlı bir tepki gösterir, depresyona girer ve intikam hayalleri kurar. Bu bahsedilen işaretler ve kişilik gelişimi birçok insanda görülür ama bunlardan çok azı, ancak belli koşullar gerçekleştiğinde bir despot haline gelir: “Önkoşullardan biri, despot adayının bir hareket ya da henüz tam olarak organize olmamış bir akımla karşılaşması ve bu sayede güçlenebilmesidir. Açıktır ki, bu akımlar isyankar karaktere sahip olmalıdır. İkinci olarak isyan, sayısız toplumsal olguya karşı olmalıdır ama toplumun özüne dokunmamalıdır. Geleceğin despotlarının isyanları en temelde muhafazakardır.”

Bu makalenin belki de en önemli özelliği, 1937 yılında Hitler’i temel alarak yazılmış bir makale olması ve onun sonunda kendini öldüreceğini öngörmesiydi.

Adler’in bireysel psikolojisinin Freud’un psikanalizinden en önemli farkı, psikanalizin yalnızca cinselliğe yönelik dar bakışından çıkıp insan davranışının çok yönlülüğünü göz önünde bulundurması ve insanı birçok yönüyle açığa çıkarmasıdır. Adler bununla cinselliğin önemli olmadığını söylemeye çalışmaz ama insanın yapıp ettiklerinin ve başına gelenlerin motiflerinin çokluğuna vurgu yapar.

Günümüzün kapitalist dünyasında insanlar arasındaki yarışmacı davranış biçimlerinin ve güç istencinin boyutları göz önünde bulundurulduğunda, özellikle kriz anlarında dayanışmacı iletişim biçimlerinin ve ilişkilerin, Adleryen terminolojiyle ‘Birlik Duygusu’nun ne kadar önemli olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır.

 

Alper Hasanoğlu

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*