İnsan olmak…

İnsan bir şey, bir nesne olsaydı, onun ne olduğunu sorar ve onu bir nesneyi tanımlar gibi tanımlayabilirdik. Oysa insan doğada var olan bir şey ya da endüstriyel bir ürün olmadığından onun ne olduğundan bahsedemiyoruz. Doğru soru, onun kim olduğudur.

Buna rağmen birçok insan kendinin kim olduğu sorusuna ne olduğunu söyleyerek yanıt veriyor. İşçiyim diyor, doktorum, mühendisim, mimarım. Aslında ne olduğunu söylerken toplumsal işlevinin ne olduğundan bahsetmiş oluyor ve bu onun aslında kim olduğunu hiçbir şekilde anlatmıyor.

İnsan bir nesne değil bir canlıdır ve sürekli bir gelişim süreci içindedir. Hayatının herhangi bir noktasında olduğu kişi, gelecekte olabileceği ve olasılıkla olacağı kişi değildir.

Bu anlamda insanın kim olduğunu söylemek kolay olmasa da, hiçbir şey söylenemez de değildir. En azından şu denebilir; insan düşünebilme yetisi sayesinde gereksinimlerini doyurabilen bir canlı olmanın çok ötesinde bir varlıktır. Düşünme yetisi insan için, hayvanda olduğu gibi yalnızca istediğini elde etmekte kullandığı bir araç değil, aynı zamanda kendisinin ve çevresinin varoluş gerçeğini kavramasına yarayan zihinsel bir eylemdir. Yani insan yalnızca zekaya değil, akla da sahiptir. Aklın en önemli işlevi de hakikati bulmaktır.

Oysa insan özel yaşamında çoğunlukla akla uygun davranmayı bir kenara bırakıp açgözlülüğünün ve kendini beğenmişliğinin doğrultusunda hareket eder. Daha kötü olanı devletlerin de böyle hareket ediyor olmasıdır. Çünkü bütün devletleri de bu özelliklere sahip insanlar yönetir.

İnsanın kim olduğunun yanıtı, insan olma deneyimlerinden geçer. Bu nedenle de bu soru ancak, “Bir insan olarak ben kimim?” sorusuna verilecek cevapla yanıtlanabilir. İnsanların çoğu bu soruya kendilerinin toplumsal rollerini dillendirerek yanıt verirler. “Ben öğretmenim,” “Ben müdürüm,” gibi. Oysa onların ne iş yaptıkları bize, aslında kim olduklarıyla ilgili olarak hiçbir şey söylemez.

İnsan iki çeşit dürtü ve tutku tarafından belirlenir, yönlendirilir. Bunlardan biri biyolojik kökenlidir ve temel olarak bütün insanlarda aynıdır: Hayatta kalma isteği, yani açlık ve susuzluğun doyurulması, güvenlik, belli bir sosyal yapı ve kısmen de cinsellik. Diğeri biyolojik kökenli değildir ve insanlar arasında farklılıklar gösterir, farklı sosyal yapılardan oluşur: Sevgi, sevinç, dayanışma, haset, nefret, kıskançlık, yarışmacılık, açgözlülük vb. Biyolojik kökenli olan tutku ve dürtülerin aksine bunlar belli sosyal yapıların eseridir ve onların birbirleriyle etkileşiminden doğar.

Sonuç olarak insan evladının eylemlerindeki ana motivasyon içgüdüleri değildir. Tabii ki insan davranışlarında açlık ve cinsellik gibi içgüdülerin az da olsa motivasyonel bir etkisi vardır. Ama insan ancak, kendisinin ve içinde bulunduğu topluluğun hayatta kalması ciddi bir tehdit altındaysa içgüdülerinin etkisini hisseder. Ama insanı esas olarak motive eden tutkular hırs, haset, kıskançlık, intikam arzusu gibi güdülerdir ve bunlar belli toplumsal yapılanmalardan kaynaklanır ve beslenir. Bu tutkular o kadar güçlüdür ki, çoğu kez hayatta kalma içgüdüsüne üstün gelirler. İnsanlar nefret ve hırsları gibi olumsuz, sevgi ve sadakat gibi olumlu duyguları için ölümü göze alırlar. Yani biyolojik olmayan güdüler, biyolojik güdülere üstünlük gösterir.

İnsanın en korkunç tutkusu, başka bir insanı kendi erk isteği doğrultusunda sömürme, kullanma dürtüsüdür ve bu kanibalizmin uygarlaşmış biçimidir. Oysa avcı toplayıcı atalarımızın zamanında bir insanın diğerini sömürmesi diye bir şey söz konusu değildi. Günümüz insanı için böyle bir şeyi, sömürünün, suiistimalin yokluğunu hayal edebilmek bile mümkün değildir. Ama mülkiyetin olmadığı, her şeyin herkes için yeteri kadar var olduğu zamanlarda bir insanın diğerini sömürmesi de gerekmiyordu. Ne zaman ki tarım toplumuyla birlikte mülkiyet ve ataerkillik devreye girdi, bir insanın ötekini sömürmesi ve köleleştirmesi de başladı. Ve insanın tanımı da değişti. Feodalizmle birlikte soylular sınıfı doğdu, soylu olmayanlar köleleştirildi, işçiler ve kadınlar insan olmaktan çıkarıldı.

Ne zaman ki bir insan daha güçlü olan diğeri için bir sömürü aracı olmaktan çıkacak, insanın kanibalistik tarihi de son bulacak ve insanın gerçek tarihi başlayacak. Ama bunun için insanın yalnızca kendisini ve kendisi gibi olanı sevmekten vazgeçmesi gerekir. Kim ki yalnızca bir kişiyi sever, aslında hiç kimseyi sevmiyordur.

Not: Erich Fromm’un ‘Man – Who Is He Really?’ adlı makalesi ‘iç edilerek’ yazılmıştır.

Alper Hasanoğlu

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*