İçimdeki boşluk

Terapistinin muayenehanesinin arka sokağa bakan kapısını sertçe çekip kendini dışarı attı. Zorlu geçen seansın göğüs kafesine oturan ağırlığından kurtulmak ister gibi derin bir nefes aldı. İyi mi yapmıştı terapiye başlamakla? Hayır, eski defterler bu kadar açılmışken bunu sorgulamanın sırası değildi. “Başladığın işi bitir Ezgi!” dedi kendine. Henüz terapinin bitebilecek bir şey olmadığını bilmiyordu. Karar verir ve gitmezdi insan artık. O kadar.

Eski erkek arkadaşı sokmuştu kafasına terapi hikayesini. Bir gün ‘Aşkın Halleri’ni masanın üstüne koymuş, önüne doğru itmişti, karşısındaki sandalyeye yığılır gibi kendini bırakırken. “Sen Semele’sin, buldum seni!” demişti dalga geçer gibi, yüzünde o çok sevdiği tebessümüyle. Gözleri küçülüyordu gülümserken, içinin en derinlerine sakladığı kötü kızı gördüğünü düşünmüştü bir an korkuyla. Oysa kendine defalarca söz vermişti Ezgi, eski ilişkilerindeki kaçık, kıskanç, hırçın kız olmayacaktı artık. Ama galiba yine becerememişti.

“Ne demek istiyorsun? Semele de kim?” diye sordu hırçın hırçın. “Oku da, kendin öğren.” dedi Kerim. “Kitabı okuduktan sonra da bu herife terapiye git! Aslında ben gitsem daha iyi olacak, senden nasıl kurtulacağımı öğrenmek için.” Kalktı, dolaptan bir bira aldı, son zamanlarda yalnızca Hoegaarden içiyordu. Ayakkabılarını koltuğun önünde çıkardı, çoraplarını çekip aldı ayaklarından, kocaman koltuğun sehpaya yakın kenarına bağdaş kurarak oturdu. Biranın kapağını baş ve işaret parmağıyla büktü, küllüğün içine bıraktı sonra yavaşça. Günün en güzel anı gelmişti, biradan alınan ilk yudum vakti. Hızla iki üç bira içmek ve Ezgi’ye deli gibi tutkun haline kavuşmak istiyordu bir an önce.

Ezgi dokunmadı bile kitaba. Kitabın beyaz kapağı bütün kusurlarına ayna tutacakmış gibi buz kesmişti her yerini. İçindeki o boşluk, karanlık bir mezar gibi çağırıyordu yine onu.

“Evet Ezgi Hanım. Neden buradasınız?” diye sormuştu yüzünde anlayışlı ve sıcak bir gülümsemeyle. Ne kadar yapmacık diye geçmişti aklından ve “İçimdeki boşluktan kurtulmak için.” deyivermişti kendisi de şaşırarak ve gözlerinin neden dolduğuna bir türlü anlam verememişti. Sahte gülümsemesiyle karşısında ilgisizce oturan ve çuval dolusu para isteyen tuzu kuru bir terapist işte. Hayır ağlamayacaktı, dimdik baktı terapistin gözlerinin içine ve “Not almadınız,” dedi, elinde kalemi, önünde bloknotuyla dosdoğru gözlerinin içine bakan terapiste. “Henüz bir şey söylemediniz,” diye yanıtladı terapist aynı anlayışlıymış gibi yapan tebessümüyle. Kocaman bir göbek, soluk siyah bir tişört, eski bir jean. Saçları dağınık, sakalları uzundu.

“Ne anlatmamı istersiniz? Ben daha önce hiç terapiye gitmedim, nereden başlayacağımı bilmiyorum,” dedi.

“Niçin terapiye gelmeye karar verdiniz? Belki oradan başlayabiliriz.” “Kerim istedi gelmemi. Kerim, sevgilim ya da ex, bilmiyorum. Evli, iki çocuğu var, boşanmayı da düşünmüyor sanırım. Çok hırçınmışım, ‘up and down’larım varmış, bana nasıl davranacağını bilemiyormuş. Bazen harika, tutku dolu bir kız oluyormuşum, bazen de canından bezdiriyormuşum onu. Başka, başka, ha, bir de onu sevip sevmediğimi bir türlü anlayamıyormuş,” dedi ve başını çevirip camdan dışarı baktı. Sokağın karşısındaki evin perdeleri ne kadar çirkindi öyle. Terapist bir şey sormuştu galiba, “Efendim, anlayamadım,” dedi. “Peki seviyor musunuz onu, diye sormuştum.” “Bazen çok seviyorum, bazen nefret ediyorum ondan. Hep böyle oldu zaten. Bütün ilişkilerimde aynı şey. Erkekler böyle galiba, bazen korunmaya muhtaç çocuklar gibiler, bazen size en büyük kötülüğü yapabilecek bir canavara dönüşüyorlar. Pardon, siz de erkeksiniz ama,” dedi ve sinirli bir şekilde bacak bacak üstüne attı.

Yine içindeki o boşluk. Yapayalnız hissetti kendini. Bütün erkeklerden tiksiniyordu. Neden erkek bir terapiste gelmişti ki? Ne anlayacaktı o yaşadıklarından? “O da kim bilir hangi kadının ağzına sıçıyordur.” Kalkıp gitse şimdi, yol yakınken. “Haklısınız, bencil ve yalnızca kendini düşünen, karşısındaki kadına saygı duymayıp bir nesne muamelesi yapan birçok erkek var. Ama öyle olmayanlar da var.”

“Vay, hemen, ben onlardan değilim, sakın karıştırma ayakları ha. Nasıl da satıverdi hemcinslerini. Güvenilmez bu adama.” Dikkatle süzdü terapisti.

“Kerim burada olsaydı, sizinle ilgili olumlu ne söylerdi?” “Çok güzel sikiştiğimi, harika ağzıma aldığımı söylerdi, ne diyecek başka?” diye düşündü. “Bilmiyorum. Beni güzel bulduğunu belki. Çok iyi vakit geçirdiğini benimle. Güldürüyormuşum onu. Bir de harika tiramisu yaptığımı.” “Sahi neyimi seviyor bu herif benim?” diye geçirdi aklından. “Ne yazıyor o kağıtlara bu herif?”

“Nasıl tanıştınız Kerim’le?” Çıkmayı alışkanlık haline getirdiği Cuma akşamlarından birinde tanımıştı Kerim’i. Gecenin sonlarına doğru, artık alkolden patlamak üzere olduğu halde, içindeki dolmayan boşluğu doldurmak umuduyla detone ve zeka özürlü kızların sahne aldığı varoş bir bara sürüklerdi yanındakileri. Herkes için biten gecenin onun için neden sonlanamadığını bir türlü anlamazdı Sinem’le, Zeynep. Eve gitmek ve babalarını uyandırmadan odalarına süzülüp sızmak isterlerdi onlar. Ezgi ise yapayalnız Etiler’deki çatı katına dönmek zorundaydı. Evi iki sene önce tutmuşlardı, güya en yakın kız arkadaşıyla ama üçüncü ayda kavga etmişlerdi. O zamandan beri yalnız yaşıyordu o kocaman çatı katında. Yalnız olmak hiç katlanamadığı şeydi. Hafta içlerinde bile zorla arkadaşlarını davet eder, yatakta sohbet ederek uyumaları için sıkıştırıp dururdu onları.

İşte o gecelerden birinde, sabahın üçünde barda tek başına, takım elbisesinin kravatını bile gevşetmeden oturan mutsuz adamdı Kerim. Birayı şişeden içiyordu. Müziğe aldırır gibi bir hali yoktu. Sol el yüzük parmağında alyansı vardı. “Karısını çocuklarla yazlığa göndermiş ne yapacağını bilmeyen bir yaz bekarı,” diye alay etti Ezgi içinden. Bara gidip bir hoegaarden söyledi, Kerim’in önündeki biradan. “N’aber, yalnız mıyız bu gece? Ben Ezgi,” deyiverdi birasından ilk yudumu alarak. Şaşkınlıkla başını çevirdi Kerim. “Bana mı dediniz?” “Evet,” dedi Ezgi ama sonra ikisi de sustular. Kızdı kendine, “Sen kendini çapkın mı sanıyorsun? Ne bu şimdi?”

Şimdiye kadar kimseyle ‘one night stand’ yaşamamıştı, şimdi de böyle bir niyeti yoktu. Niye öyleyse? Neden kaşınıyordu durup dururken? Ya adam musallat olursa, nasıl defedecekti başından? Çişi de geldiği için tuvalete seyirtti telaşla. Geri geldiğinde Kerim yoktu ama bira şişesinin altına sıkıştırılmış kartvizitiyle bir not buldu: “Kusura bakmayın hiç havamda değilim, zaten çok geç oldu eve gitmek zorundayım, karım bekler. Ama sizinle ayık ve daha keyifli bir zamanımda sohbet etmek isterim. Lütfen arayın!” “Siktir git, ne sanıyorsun sen kendini Kerim Uysal? Bir finans direktörü hödüklükten başka ne bilir ki zaten!” Yine de kartı elinde sallayarak kızların yanına gidip notu okudu neşeyle. “Sakın!” dediler, “Sakın aramaya kalkma bu adamı! Başın beladan kurtulalı daha iki ay oldu. Bırak sana uygun, aklı başında bekar bir adam bulalım, da düş bizim yakamızdan!” “Salaklar sizi!” diye kızar gibi yaptı Ezgi ama seviyordu onları, haklıydılar da. “İçmeyeceksek gidelim bari!” dedi, bütün enerjisi çekilmiş gibiydi.

Peki ama neden bütün Cumartesi gününü gergin, huzursuz ve içindeki o karanlık boşlukta kaybolarak geçirdi? Hiç tanımadığı, karşılıklı iki cümle kurmadığı, üstelik evli bir adama tutulacak hali yoktu ya. Ahım şahım yakışıklı da sayılmazdı. Gerçi çekici olması için yakışıklı olması gerekmezdi Ezgi için. Onu istemesin yeterdi. Onu görmesin, yok saysın, sözünü kessin durup dururken, Ezgi için yeterliydi. Kendisini değil, başkasını seven bir adam tam âşık olunacak erkekti onun için. Yine böyle olsun istemiyordu ama. Aramayacaktı. Ya da bir kere buluşup evli bir erkekle birlikte olamayacağını o erkek kafasına sokmak, daha doğrusu kendine kanıtlamak istiyordu. Heyecanla titredi.

Bütün gün kadınsal işleriyle uğraştı. Epilasyon, peeling, alnındaki siyah noktalar, dip boyası, manikür, pedikür vs. Ne kadar uzun zamandır ilgilenmemiş meğer kendisiyle. İyi hissetti kendini akşama doğru. Kerim’in telefonunu kaydetti önce, sonra Whatsapp’ta buldu. Ne zaman Whatsapp’a girdiğini göremiyordu ama aldırmadı. “Bu gece saat onda aynı barda. İstersen gel ezgi bye” yazdı, önce tereddüt etti, vazgeçmemek için hızla ‘send’ tuşuna bastı. Basar basmaz da pişman oldu. Neyse gitmezdi, olur biterdi. Gideceğini biliyordu.

Ezgi onu beş on dakika geçe aldırmaz bir edayla bara girdi, Kerim’i barda önünde bir hoegaarden’la görünce hazla gülümsedi. Jean ve gömlekle ne kadar farklıydı. Biraz daha kendine yakın hissetti bu kez Kerim’i. Korktu. Biraz çekingen “Merhaba,” dedi. Kerim de telaşla ayağa kalkıp elini uzattı: “Merhaba!”

Mutsuz bir evliliği vardı Kerim’in. Ama çocukları çok küçük olduğu için boşanmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu. Karısını da bir anlamda seviyordu işte. Hiç kavga etmezlerdi. Ama evde çok sıkılıyordu artık ve bu yüzden de mümkün olduğu kadar geç gidiyordu eve. Seda’ydı adı karısının. İkinci çocuk doğduğunda, Kerim de direktör olmuş ve karısının çocuklarla daha yakından ilgilenebilmesi için işten ayrılmasına karar vermişlerdi. Seda psikolojik danışmanlık okumuştu Boğaziçi’nde ve ardından Londra’da MBA. Londra’da tanışmışlardı. Birbirlerinin yalnızlığına çok iyi gelmişlerdi orada. Ama ikinci çocuktan sonra Seda hayattan, dolayısıyla Kerim’den elini eteğini çekmişti sanki. Varsa yoksa çocuklar. Aldığı kiloları da verememişti. Gerçi Kerim de bira göbeği yapmıştı arada ama kadınlar bunu pek de önemsiyorlardı sanırım. Evliliklerinin başındaki kısa bir kaçamak dışında hiç aldatmamıştı Seda’yı. Sadık olmak önemliydi onun için. Ama bütün arkadaşlarının sevgilisi vardı. Bunu söylediğinde utanıverdi birden, fazla açık etmiş gibi düşüncesini. Ezgi “Anlıyorum,” dedi. “Sen sıkıldıkça uğrayabileceğin, yalnız yaşayan bir kadın istiyorsun. Akıllı, komik, güzel, sorun çıkarmayan! O benim işte,” deyip kahkahayı bastı. “Yok canım, olur mu öyle şey, yanlış anladın beni,” gibi şeyler mırıldandı Kerim ama Ezgi oltayı hızla çekmiş, zokayı geçirmişti damağına.

Kerim’in bu acemiliğine çok acımıştı aslında. Ne kadar naif bir herifti bu. Yoksa bir taktik miydi sadece? Saf, beceriksiz çapkını mı oynuyordu? Gülümserken gözlerinin kısılması o kadar seksiydi ki ama. Tutup içine sokarsa, o dipsiz boşluk dolar bu kez gibi geldi birden. Elleri titredi.

“Çok garip başladık. Ben böyle biri değilim aslında. Neden sanki bardan adam kaldıran bir kadın gibi davrandım bilemiyorum. Birbirimizi biraz tanıyalım önce istersen. Yemeğe çıkalım, sinemaya gidelim, okuduğumuz kitaplardan bahsedelim birbirimize, whatsapp’tan dinlediğimiz parçaları filan paylaşalım. Off, neden ciddi olamıyorum bugün ben? Anladın ama sen beni, di mi? Belki de iyi geliriz birbirimize ne dersin? Ben de beni boğacak bir ilişkim olsun istemiyorum hiç. Ama yalnızlık da insana göre değil, bilirsin. Kızlar illallah getirdiler benden. Lütfen sustur beni!” dedi ve hüzünle gülümsedi. Kerim bir şey anlamamıştı ama o da gülümsedi. Gülümserken gözleri kısılıyordu.

“Nasıl bu kadar çok şey anlattım birdenbire size anlayamadım. Hep böyle mi olur doktor?” “Genellikle,” deyip anlayışla gülümsedi terapist. Sonra biraz soluklanması için izin verdi Ezgi’ye ve: “İlişkileriniz çoğunlukla böyle mi başlar, yoksa bu yalnızca bir tesadüf mü?” diye sordu. “Başlangıçlar değil, sonlar aynı bende,” diye yanıtladı Ezgi. Her defasında kendime söz veririm, bu kez kıskançlık yapmayacaksın, herifin üzerine fazla düşmeyeceksin, ne veriyorsa onunla yetineceksin diye. Bir sürü kişisel gelişim kitabı okudum, ilişkileri ve erkekleri anlamak için ama bir boka yaramadı. Af edersiniz, böyle küfürlü konuşmam terapide uygun kaçmıyorsa söyleyin.” “Nasıl rahat ediyorsanız öyle konuşun, burası okul değil,” deyip gülümsedi terapist. Onun da gözleri küçülüyordu gülümserken.

“Eski erkek arkadaşım dediniz. Ne zaman ayrıldınız Kerim’den?” Biraz düşündü, “İki ay, sekiz gün,” dedi sonra. “Ve hâlâ köpek gibi acı çekiyorum. Terk etti beni. Neden diye soracaksınız, hemen söyleyeyim. Eve karısına gitmesine dayanamaz hale geldim zamanla. Onun keyfi yerindeydi. Mutsuz bir hayatı vardı. Onun deyişiyle eksik. O eksiği benimle kapatıyor, evde kendini daha iyi hissediyordu. Oysa ben mutsuzluktan geberiyordum. Gerçekten yalnız olduğum zamanlardan daha da yalnız hissediyordum kendimi. Yanımdayken her şey harikaydı, çok iyi bir sevgiliydi çünkü, zaten sorun da buydu. Daha önce kimse bana onun davrandığı kadar iyi davranmamıştı. Eve gitmesi acı vermeye başladı o yüzden. Başlangıçta birlikte çok iyi zaman geçiren, deli gibi ten uyumu olan bir çifttik. İki kaçamak tatile bile çıktık birlikte.” Birden sustu Ezgi. Gözlerinden sicim gibi yaşlar aktığının farkına vardı. Sehpanın üstündeki kağıt peçeteleri görünce: “Vay doktor, sizin de işiniz ne zor be! Gelen giden hüngür şakırt ağlıyor di mi burada?”

Gülümsedi ama bir şey söylemedi terapist. “Eğer bana acırsa ağzına sıçarım bunun!” diye içinden geçirdi Ezgi. “Gözyaşlarınız bana hâlâ çok üzgün olduğunuz söylüyor, onlara başka bir anlam yüklemiyorum inanın. Sizi zayıf ya da acınacak bir olarak görmediğimden emin olabilirsiniz,” dedi terapist. Yalan söylüyormuş gibi gelmedi Ezgi’ye. “Peki!” deyip devam etti: “Onun da bana âşık olduğunu, en azından çok hoşlandığını biliyorum. Ama çocuklarımı bırakamam, beni anlamlısın diye zırlayıp durdu ve sonunda gitti işte. Çocuğum yok benim, olmayacak da. O yüzden anlayamıyorum belki. Sizin çocuğunuz var mı Alper Bey?”

Ezgi ilk defa adıyla hitap etmişti terapiste ve onu merak ettiğini fark etti birden. “Ama yanıt vermezdi ki bu mendeburlar, kendilerinden hiç bahsetmediklerini okumuştum bir yerlerde.” “Evet, var. İki tane,” dedi terapist. “Çocuklar insanın aklını karıştırabilir, haklısınız. Ama bu kötü giden bir evliliğin sırf çocuk var diye sürdürülmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Bir evliliği bitirememek, çoğunlukla başka nedenlerden olur, çocukların arkasına sığınır insanlar.” “Biliyordum zaten onun da benim gibi ruh hastası olduğunu,” diye kıkırdadı Ezgi. “Siz ruh hastası mısınız?” diye sordu terapist. “Burada oturduğuma göre, öyle olmalıyım,” diye iç geçirdi Ezgi. “Ben hayat ve ilişkiler konusunda bazı zorluklar yaşayan, genç, sağlıklı bir kadın görüyorum karşımda,” dedi terapist. Başını kaldırıp dalga mı geçiyor acaba diye baktı Ezgi. Hayır, hiç de dalga geçer gibi gözükmüyordu, bir bardak su uzatan terapist. “Lütfen alın, ağzınız kurumuş olmalı.” Garip bir şekilde rahatlamış hissediyordu Ezgi. Ne yani iyi bir şey miydi gerçekten terapi? “Kitabınızı okumadım ama haberiniz olsun,” dedi ilk defa gülümseyerek. “Ah, ben de bundan korkuyordum,” diyerek güldü terapist.

“Bugün seansın sonuna geldik. Ben size üç ölçek göndereceğim Ezgi Hanım. Doldurup mail yoluyla bana geri göndermenizi rica ediyorum. Sizi biraz daha yakından ve mümkün olduğu kadar hızla tanımak için yardımcı olacak bu testler bana. Gelecek haftaki seansta, aileniz hakkında bazı sorular sorup terapide nasıl bir yol izleyeceğimizi anlatacağım size. Eğer aklınıza yatarsa sizinle bir yolculuğa çıkacağız ve sizinle hayat hikayenizi birlikte yeniden yazacağız. Olur mu?” “Benim gelecek seansa kadar ne yapmam gerekiyor peki?” “Yaşamaya devam edin lütfen,” diyerek gülümsedi terapist ve ayağa kalkarak kapıya doğru yürüdü, yavaşça açtı ve Ezgi’nin geçmesini bekledi.

Ezgi ahşap basamakları indi, sekretere seansın ücretini ödedi, gelecek haftaki randevusunu aldı, kapıya doğru yöneldi. Arkada Lizst’in Macar Rapsodileri’nden birinin yaylıları yükseliyordu. Acaba doğru yerde olabilir miydi? İçindeki boşluktan kurtulabilir miydi sonunda?

Kerim üçüncü biradan sonra bağdaş kurduğu yerden kalktı ve tuvalete yöneldi. Artık Ezgi’ye geldiğinde hemen sevişmeye başlamıyorlardı. Eski kavgalardan halledilecek o kadar çok şey kalıyordu ki, aylarca tartışsalar bitmezdi. Ezgi Kerim’i günlük hayatında görebilmek istiyordu. Gerçek Kerim’i istiyordu artık. Seda’nın ve iş arkadaşlarının her gün gördükleri, sıradan günlük hayatla başa çıkmayı çok iyi bildiğinden emin olduğu Kerim’in rahatlatıcı varlığını istiyordu. Oysa başlangıçta ne rahat gelmişti Ezgi’ye. Kirli donlar Seda’ya, şefkat ve şehvetle sevişen erkek Ezgi’ye düşüyordu. Çıktıkları iki tatilde ne kadar dağınık ve çekilmez bir adam olduğunu görmüştü Kerim’in ve şükretmişti onu haftada bir kere görüyor olmasına. Ama yetmemeye başlamıştı zamanla. Bir kere onun telefonda karısıyla ve ardından kızıyla konuşmasına tanık olmuştu ve yaşadıkları her şey doğallığını yitirmişti. Şefkatli bir baba ve anlayışlı bir kocaydı Kerim. Onunla ise yalnızca içiyor, gülüyor ve sevişiyordu.

IPhone’undaki arama motoruna Semele yazdı, çıkan ilk linki açtı: “Tanrılar tanrısı Zeus’un ölümlü sevgililerinden biri. Zeus’un karısı tanrıça Hera Semele’yi kandırır ve Zeus’u gerçek suretiyle görmek için diretmesini ister. Semele’nin ısrarlarına dayanamayan Zeus kabul eder ve yıldırım olarak görünür Semele’ye. Yıldırımın ateşinden yanan Semele ölür. O sırada hamile olan Semele’nin karnındaki çocuğu alıp baldırına yerleştirir Zeus ve şarap tanrısı Dyonisos dünyaya gelir.”

Donup kaldı Ezgi. O Semele, Kerim Zeus ise; ne yani, onun arada birlikte olduğu kadınlardan biri miydi yalnızca? Boşluk duygusu bütün soğukluğuyla kapladı içini birden. Korktu, uzaklaşmak istedi, yerinden kıpırdayamadı. Kerim tuvaletten geri geldiğinde sandalyesinde büzülmüş ağlayan bir Ezgi buldu. Telaşla yanına gitti, elini tuttu, “Ne oldu sevgilim? İyi misin?” “Bana sevgilim deme!” diye haykırdı Ezgi. “Defol, git öbür kadınların koynuna gir. Seda’yı sik! Ne istiyorsun benden? Ne yaptım ben sana? Sevgilimi yanımda istemek bu kadar mı yapmamam gereken bir şey? Seda mı hak ediyor seni yalnızca?” Gittikçe yükselen sesi, artan hıçkırıkları, boğulur gibi nefes alması iyice korkuttu Kerim’i. “Hastaneye mi gitmeliydiler? Ya bir gören, tanıyan olursa.” Zeynep’le Selin’i aradı. İkisi de açmadı. Çaresizce bakındı etrafına. “Neden?” diye sordu kendine, “Her şey ne güzel başlamıştı oysa.”

“Ben Semele miyim sizce gerçekten? Biriyle yakınlaşmak istersem yanmaya, yok olmaya mahkum muyum? Kimse benimle birlikte olmak istemeyecek mi?” “Semele’nin hayatında Zeus gibi biriyle birlikte olması için kendine has sebepleri var. Babası Semele’nin kendi istediği biriyle evlenmesini ve kendi kontrolünde kalmasını istiyor. Bu nedenle de bir erkekten çok, kadın kırılganlığına sahip Atamos’la evlendirmek istiyor kızını. Babasının sahip olduğu güce hayranlık duyan Semele’nin güçsüz ve parasız olduğunu düşündüğü bir adamla evlenmesi ise mümkün değil. Öyle birini buluyor ki Semele kendine, hem babasının hakimiyetinden kurtuluyor, çünkü kim Zeus’a karşı çıkmaya cesaret edebilir, hem de babası gibi güç sahibi bir erkeği sokarak hayatına, bilinçdışı bir şekilde babasını terk etmekle ilgili suçluluk duygusundan kurtuluyor. Diğer yandan özgürlüğüne de kavuşmuş oluyor, Zeus evli çünkü. Sizce, sizin geçmişinizde partner seçimlerinizi etkileyen bir şeyler olabilir mi? Anne babanızdan bahsedebilir misiniz biraz?”

“Annemle babam,” deyince kendi kendine, içini birbiri ile çelişen bir sürü duygu kapladı. Öfke, keder, kaygı, hüzün, sevgi. Ama mutluluk yoktu bu duyguların arasında. Biraz daha düşününce görülmediğini, dinlenilmediğini, yalnız bırakıldığını, aslında hep orada olduklarını ama onlara ulaşmanın nedense mümkün olmadığını, istemedikleri bir şey yaptığında çok korktuğunu, annesinin sık sık küstüğünü, onun gönlünü almak için dehşet duygusuyla nasıl yüz takla attığını anımsadı.

“İyi insanlardı aslında,” diye fısıldadı, camdan dışarı bakarak. Canı sigara içmek istedi birden. “Sigara içebilir miyim burada?” diye umutsuzca sordu. Cevabı biliyordu. “Diğer insanların sigara içmiyor olma hakkına saygı göstersek iyi olur,” dedi terapist gülümseyerek. “Sanki sigara içmeyen deli mi var?” diye geçirdi aklından Ezgi ama ısrar etmedi. Ama yine sinir olmuştu işte.

Sinirini kenara itti ve “Babamı hep gazetesinin arkasında anımsıyorum,” diye devam etti. “Orta halli bir aileydik biz, Kartaltepe’de otururduk.” “Sen bilmezsin oraları doktor,” diye söylendi içinden. “Babamın Fatih’te gelinlik mağazası vardı. Nedendir bilinmez, o cadde gelinlikçilerle doludur. Babam sabahın köründe çıkar ama akşam yemeği vaktinde mutlaka evde olurdu. Saat yedide. Düğün mevsiminde Pazar günleri de çalıştığı olurdu ama genel olarak akşamları evde olurdu. Olurdu da bana bir yararı mı vardı sanki? Yoo. O eve gelince gürültü etmemem için uyarırdı annem, yorgundu babam çok ve hep. Elini yüzünü yıkar, başımı okşayıp okulun nasıl geçtiğini sorar bana ve her defasında iyi yanıtını alıp bu yanıtla tatmin olarak televizyonun karşısındaki koltuğuna yerleşirdi. Haberleri dinlemek için Star televizyonunu açar ama bir yandan da gazetesini bize karşı kendini korumak için yüzünün önüne gererdi. Milliyet okurdu. Hâlâ nefret ederim o gazeteden. Beni babamdan mahrum bırakan Milliyet’ten. Gazete okumasa onunla ne yapacağımı da bilmiyorum ya. Öyle bir deneyimim olmadı benim hiç. Sahi doktor, ne yapılır babalarla akşamları?”

“Siz ne yapmak isterdiniz?” diye soruyla yanıtladı terapist. “Soruları ben yanıtlayacaksam sana niye çuvalla para veriyorum ki?” diye düşünüp kıkırdadı Ezgi. Terapist hiç tepki göstermeden sabırla bekliyordu Ezgi’yi. “Sarılmasını, öpmesini, şaka yapmasını, yemekte o kadar hızlı yeme demesini, tabağını bitirmeden kalkma diye uyarmasını, bu Pazar ne yapmak istersin diye sormasını, bazen okula beni onun bırakmasını, hadi film izleyelim bu akşam deyip beni koltuğa yanına oturtmasını, anneme arada güzel bir söz söylemesini, özenle hazırladığı yemeklere bir kere olsun eline sağlık çok güzel olmuş demesini isterdim.” Yine gözleri dolmasın diye aniden sustu. “Çok şey mi istiyorum, doktor? Evet belki de çok şey istiyorum. Babam bunları verebilecek adam değildi ki. Yalnızca bana değil, kimseye herhangi bir duygu kırıntısı gösterdiğine tanık olmadım ben onun. Anneme sarıldığını, elini tuttuğunu, yanağından olsun öptüğünü görmedim. Arada acayip sesler gelirdi odalarından. Zamanla anladım seks yaptıklarını. Midem kalktı. Anneyle baba sevişir mi doktor?”

Karşılıklı sustular. Ezgi gözlerini kapattı ve çoktan unuttuğunu sandığı bir yazlık anısı belirdi içindeki sinema perdesinde: En fazla altı yaşlarındaydı. Babası, evin verandasında oturmuş gazetesinin arkasına saklanmıştı her zamanki gibi. Annesi kahvaltı sofrasını topluyordu her zamanki mutsuz yüz ifadesiyle. Ağlıyordu mutfakla veranda arasında gelip giderken. O bahçede babasının çınar ağacının dallarına kurduğu eğreti salıncakta sallanmaya çalışıyordu. Yok olmak istedi birden. Babasının annesine yaptıklarını görmemek için. İyi de ne yapıyordu ki babası annesine?

“Ama doktor, size anlatırken anımsıyorum, bu sahnenin ne anlama geldiğini ben çok uzun yıllar sonra anladım. Anladıktan sonra anlam kazandı o sahne ve babamın anneme dedikleri kahvaltı sofrasında: “Uzatma, hangi erkek yapmıyor ki bunu? Senin baban, abin masumlar mı sanıyordun?”

Başını kaldırdı ve terapistin gözlerinin içine dimdik baktı. “Bütün erkekler yapıyorsa, Semele olmak daha iyi değil mi?”

Terapist elindeki bloknotu yanındaki sehpanın üzerine bıraktı ve koltuğunda biraz öne eğilerek Ezgi’nin gözlerinin içine bakarak sordu: “Sizce gerçekten bütün erkekler sevgililerini aldatıyor mu Ezgi Hanım?” Biraz bekledikten sonra, “İstatistikler böyle demiyor, biliyor musunuz?” diye de ekledi.

Aldatmıyor mu? Babam annemi aldattı, ağbim karısını aldattı, bütün arkadaşlarımın babaları karılarını aldattı, sen de kim bilir ne haltlar karıştırmışsındır doktor? Bu kadar savunduğuna göre erkekleri!

“Gözleriniz  doldu Ezgi Hanım. Aklınızdan ne geçtiğini, şu anda ne olduğunu söyleyebilir misiniz bana?” Ne diyorsun doktor?

“Biz biliyoruz ki Ezgi Hanım, böyle ani duygu değişiklikleri her zaman önemli bir şeye işaret eder. Sizi dinlemeye hazırım. Anlatmak isterseniz.”

Neden ağlıyorum ki bu kadar? Ne oldu? Ne yaptı bu herif, Alper bana? Allah belanı versin baba!

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*