Hep bir şeyler eksik…

Düzenin dişlilerinin tıkır tıkır işlemesi için gereken en önemli etken sizin kendinizi yetersiz hissetmeniz. Tüketimin garantisi sizin mutsuz olmanız.

Önce size sürekli mutlu olmanız gerektiği öğretildi. Bu tartışılmaz bir gerçeklik ve gereklilik olarak kafalarınıza iyice sokuldu. Mutlu değilseniz başarısızsınız. Olumsuz duygular hemen bertaraf edilmeli, hatta hiç var olmamalı. Strese girmemelisiniz, sinirlenmemelisiniz, uzun uzun üzülmemelisiniz, sevdiğiniz birini kaybettiğinizde bile kısa sürede tekrar mutlu olmayı başarmalı ve hiçbir şey olmamış gibi davranabilmelisiniz. Hele mutsuz olmanız kesinlikle kabul edilebilir bir durum değil. Mutsuzluğunuzdan siz sorumlusunuz ve mutsuzsanız, başarısızsınız, yetersizsiniz, işe yaramaz, sevilmeye layık olmayan değersiz bir fazlalıksınız.

Artık mutlu olmanız gerektiği iyice kafanıza yerleşti sanırım. Ve neden mutsuz olmamanız gerektiği. Toplum sizi bir safra gibi kusar zira.

Peki nasıl mutlu olacağınızı biliyor musunuz? İyi de siz neden düşünüyorsunuz ki? Düzen sizin yerinize bunu halleder, halletti de zaten. Mutlu insan tablosunu birçok reklam sahnesinde gördünüz sanırım, atladıysanız ben anımsatayım: Açık bir gökyüzü altında, yemyeşil bir bahçede fit, dişleri İpana beyazı, açık tenli, genç ve güzel bir kadın, onun yanında, kolunu güven verir bir şekilde karısının omzuna atmış, yine fit, yine İpana beyazı dişlerle gülümseyen, yine açık tenli, genç ve yakışıklı bir adam. Siz onlardan birisiniz, diğeri de tabii ki haftada üç kere tutku dolu seviştiğiniz, her konuda anlaştığınız, ömür boyu birlikte olacağınıza emin olduğunuz eşiniz. Her ikinizin bakışı da umutla ileriye, biraz yukarıya yönelmiş. Önünüzde iki güzel, yine açık tenli, yine fit iki çocuk. Yüzlerinden sağlık fışkırıyor. Biri erkek, öteki kız. Sizin gözünüz hâlâ daha yukarılarda olabilir, olmalı da ama onlar kendi hallerindeler, en azından şimdilik. Neşeyle gülüyorlar. Onların yanında ağzı kulaklarında, dili zevkten bir karış dışarıda sarışın bir Golden retriever köpek. Hepiniz mutlusunuz. Arkada dümdüz yeşil alanın bittiği yerde, bir havuz ve hemen arkasında bahçeye açılan kapısı ardına kadar açık iki katlı bir ev. Reklam da, ailenize en uygun olacağına düzenin karar verdiği lüks bir arabayla ilgili.

Mutluluğun anahtarını keşfettiniz sanırım. Bu genç yaşınızda satın alabildiğiniz kocaman, güvenli eviniz, sağlam ve lüks arabanız, sağlıklı çocuklarınız, huzurlu ve tutkulu evliliğiniz. Senede en az iki kere çıkılan tatili, hafta sonu en yakın ve aynı şekilde mutlu aile dostlarınızla yapılan mangal, pardon grill partilerini belirtmeme gerek yok sanırım. Mutlu bir birey olmanız çok kolay farkındaysanız, yeter ki tüketebilin. Sizin için hayatın anlamının ne olduğunu bulmanız gerekmiyor, o zaten verili. Siz paradan haber verin.

Kısacası mutsuz olmaya mahkumsunuz ama bu kimin suçu? Tabii ki sizin. Mutlu olmak için gerekenleri yerine getiremiyorsanız, kim sizin için ne yapabilir? Yetersizsiniz, başarısızsınız, yalnızsınız, ki bu en büyük eksiğiniz, ilişkileriniz hep bitiyor, doğru erkeği / kadını bir türlü bulamıyorsunuz, kısacası terapiye muhtaçsınız, üstelik bunun için bile yeteri kadar paranız yok.

Kapitalist düzen mutlu bireyi tarif ettiği andan itibaren hep bir şeyler eksik. Ve siz mutsuzsunuz. Düzenin anahtarı burada, hep bir şeylerin eksik olmasında. Eksik olmalı ki, siz satın almaya, tüketmeye devam edin. Bir şeyleri satın almaya o kadar alıştınız ki, kendinizi de sattığınızın, bu sayede kendinize bir eş satın aldığınızın ve hep bir şeylerin eksik kalması nedeniyle onu da hızla tükettiğinizin, ilişkilerinizin de bir son kullanma tarihi olduğunun ve bu son kullanma tarihini eksiklerinizin boyutunun belirlediğinin farkında bile değilsiniz.

Hiçbir şeyin eksik olmadığını görmeniz için, hiçbir şeyin size düzen tarafından dikte edildiği gibi tamamlanması gerekmediğini fark etmeniz gerekiyor. Eksikliğin bir yetersizlik olmadığını, eksikliğin olumsuz bir anlam içermediğini kabul etmeniz.

Anlamın tüketmekte değil üretmekte olduğunu, üretmenin balkonda çiçek yetiştirmek, bir arkadaşınızın sorunu olduğunda onunla dertleşmek, bir kitap okuyup bir dostunuza o kitaptan bahsetmek, bir kedinin başını okşamak gibi basit şeyler olduğunu öğrenmek zorundasınız. Yoksa, hep bir şeyler eksik…

Alper Hasanoğlu

 

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*