Çocukluğun uzun gölgesi

Güvensiz geçirilen bir çocukluk dönemi, ileride ilişkilere güvenle bakabilmeyi engelleyebilir.

Hayatınızın ilk yıllarına ait anılarınız neler? Mutlu olduğunuz anları, güven dolu bir emniyet hissini anımsayabiliyor musunuz? Koşulsuz bir şekilde sevildiniz mi? Biri sizi katıksız bir sevinç duygusuyla havalara attı mı, uykuya dalmadan önce sevgiyle masal anlattı mı, şefkatle üzerinizi örttü mü? Yeteneklerinizin farkına varıp bunları geliştirebilmeniz için size destek veren bir büyüğünüz var mıydı? Diziniz kanadığında sizi teselli eden, ateşiniz yükseldiğinde yatağınızın başında bekleyen ve alnınıza ıslak bez koyan biri?
Eğer bu soruların çoğuna evet diyebiliyorsanız Birleşmiş Milletler’in belirlediği Çocuk Hakları‘nın en önemli kriterlerini yerine getiren bir anne-babanız var demektir: Her çocuğun sevgi, emniyet ve anlayışla dolu bir ortamda büyümeye hakkı vardır. Anne-babanız bu temel çocuk haklarını gözetmiş ve buna uygun davranmış anlamına gelir bu.

Kendinizi emniyette ve güvende hissetmek, seviliyor ve saygı duyuluyor olarak algılamak, becerilerinizin farkediliyor ve destekleniyor olması ve yönlendirilmek… Eğer bu önemli temel ruhsal gereksinimler yaşamınızın ilk yıllarında yeteri kadar doyurulmuşsa sizi hayatın içinden güvenle taşıyacak en temel inançları içselleştirmişsiniz demektir.
Bir çocuk olarak anne ve babanızı nasıl yaşantılamış olmanız çok temel bir biçimde daha sonraki ruhsal sağlığınızı, ilişki kurma becerinizi ve strese dayanıklılığınızı etkiler. Hayatınızın ilk üç yılında size yakın olan en önemli kişilere güvenli bir bağlanma geliştirmeniz mümkün olmuşsa, bir çocuk olarak hayatınız boyunca önemli olacak ruhsal güven duygusunu geliştirme şansına sahip olmuşsunuz demektir. Eğer bu ilişkiyi belirleyen güvensizlik, soğukluk ve hatta reddedilmeyse güvensiz bir bağlanma gelişir.
Eğer güvensiz bağlanma geliştirmiş bir çocuksanız, erişkin hayatta da kendinizi ilişkilere güvenle bırakabilmeniz pek mümkün olmaz. Yakın, mahrem ilişkilerden kaçarsınız. Bu kadar yakınlık size korku verir. Belki de şunu iddia eden insanlardan olursunuz: “Benim başkalarına ihtiyacım yok, yalnız olmayı seviyorum.” Gerçekte insanların size yaklaşmasını istemiyorsunuz anlamına gelir bu, çünkü yeniden hayal kırıklığına uğramak istemiyorsunuz.

Mutsuz bir çocukluk yaşayanların ve temel ruhsal gereksinimleri yeteri kadar doyurulmayanların, hayatlarının ilk yıllarını daha iyi geçirenlere göre daha ağır yüklerle hayata başladıkları tartışılmaz bir gerçek. Ama biz yalnızca geçmişimizin ürünü değiliz. Sosyal psikolog Philip Zimbardo’nun dediği gibi: “Geçmiş herkesin hayatını etkiler, ama her şeyi belirlemez. Aslında hayatımızı en güçlü şekilde belirleyen yaşadığımız olaylar değildir. Yaşantıların kendisinden çok, bugün o yaşantılar karşısındaki tutum ve duruşumuz daha önemlidir. Geçmişin kendisi ve onun yorumlanması arasındaki bu fark önemlidir, çünkü değişim için bize umut verir. Geçmişte olanları değiştiremeyiz, ama olanlara karşı duruşumuzu değiştirebiliriz. Bazen çerçeveyi değiştirmek bütün resmin değişmesine neden olabilir.”

Son yıllarda yapılan araştırmalar da çerçeveyi değiştirebileceğimizi kanıtlıyor. Bu araştırmalara göre beynimizin işlevleri yaşlılığımızda dahi deneyimlerimiz, davranışlarımız ve öğrendiklerimiz aracılığıyla değişime uğrayabiliyor. Çocukluktaki olumsuz deneyimler aracılığıyla değişime uğrayan beyin yapılarının, psikoterapiyle normalleştiği bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Yani psikoterapi yalnızca ruhsal sıkıntılarla başa çıkmamıza yardımcı olmuyor, ayrıca bu sıkıntıların temelinde yatan yapısal bozuklukları da düzeltiyor.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*