Aşk ve nefret

Darbe almayı göze alamayan âşık olmayı da beceremez.
Aşk ve nefret
Seven insan nefret etmeyi de göze almalıdır. Hem de her gün defalarca. Aşk gibi yoğun duygular insanın maskesini, gardını düşürür, olası bütün darbelere açık kılar çünkü. Darbe almayı göze alamayan âşık olmayı da beceremez. Bir ilişki yaşayamayacağı anlamına gelmez; gezer, eğlenir, tatil yapar, doyurucu bir cinsellik de yaşar. Ama aşk söz konusuysa günlük hayatın, iş yaşamının, dostlarla olan ilişkinin darma duman olmasını göze almak gerekir. Böyle olmak zorunda mıdır? İstisnai olarak hayır, ama çoğunlukla evet.

Böyle bir durumda her darbe yanlış yaptığını düşündürür insana. Ayrılmayı ister sevgiliden, ayrılabilmek için de nefret etmek en kestirme yoldur. Nefret hissi ayrılma fikrini insan ruhunda olgunlaştırır ve hayal gücümüzü devreye sokar. Ayrılık duygusu bir gerçeklik olarak algılanır ve dehşet duygusu ortaya çıkar hemen. Aşk henüz oradadır çünkü. Nefret diye algılanan duygu, kendini koruma refleksidir yalnızca. Nefret, duygusal olarak yok sayılma hissiyle başa çıkabilmek için koyduğumuz mesafenin adıdır burada. Ama insanlık sözlüğünde bu bilinçdışı mekanizma için bir sözcük bulunmadığından nefret der geçeriz bu duruma.

Ama bu kolaya kaçmanın taşıdığı riski fark etmeyiz hiç. Defalarca nefret ettiğini sanan kişi her türlü çatışma durumunu nefret duygusuyla ve ayrılık ihtiyacıyla özdeşleştirir sonunda. Ayrılık bir ihtiyaçtır evet. Ama burada kastedilen ayrılık veda etmek değil, geçici olarak kendi sınırlarının ardına çekilmek olarak anlaşılmalıdır. Bu sağlıklı geri çekiş öteki tarafından hiçbir zaman normal karşılanmaz, aksine bir tehdit gibi algılanır.
Her tehdit durumunda olduğu gibi kendini savunur insan. Doğru sevgiliyi bulamadığı için kendini suçlar, ötekinin bu özelliklerini ilişkinin başlangıcında nasıl oldu da göremedi diye hayıflanır, kandırıldığını, suiistimal edildiğini, zamanının çalındığını düşünür. Sonunda da nefret eder. Bir insanda hem deliler gibi beğendiği ve kendini çok iyi hissettiren özelliklerle, ondan nefret etmesine neden olacak kadar kabullenemediği, onu her gün her gün hayal kırıklığına uğratan özelliklerin bir arada olmasına şaşıp kalır. Sevgi ve nefret arasında gidip gelir durmadan. Ötekinin de aynı iki duygu arasında sarkaç gibi gidip geldiğini fark etmeden…

“Galiba bende bir şeyler yanlış. Hayatımda bir erkek olmadığında kendimi bomboş hissediyorum. Zaten sevilecek bir kadın olmadığımı düşünüyor ve hiçbir şeyden zevk almıyorum. Hayatıma bir erkek girdiğindeyse başlangıçta onun beni şımartmasına, el üstünde tutmasına izin veriyorum. Aşktan daha tatminkar bir yaşantı olmadığını hissediyorum. Ama çok kısa bir sürede daha çok çalışmaya başlıyor, kendimi iyi hisedebilmek için yalnız ya da kız arkadaşlarımla birlikte olduğum zaman dilimlerine ihtiyaç duyduğumu fark ediyorum. Ben olarak varolmaktan çıkmışım gibi geliyor. Bu çelişkili duygular nedeniyle artık biliyorum ki ben hastayım!” diyor bir danışanım.
Ona şunu söylemek istiyorum: “Bütün ilişkilerimizde ötekine birbiriyle çelişen duygular beslememize izin vermeliyiz. Bu çelişkili gibi gözüken durum insan ilişkileri söz konusu olduğunda çelişki değildir. Ötekini içimize sokmak istememiz de, onu bir daha görmek bile istemememiz de sevginin doğasına aittir ve normaldir. Sabah kahvaltısına oturduğumuzda deliler gibi sevdiğimiz ve çayını yudumlarken içimizi sıcak duygularla dolduran sevgiliden, kahvaltı bulaşıklarını makineye yerleştirirken nefret ediyor olabilir ve onun bizi hiç mi hiç anlamadığını düşünebiliriz. Bir an evvel yolları ayırmamız gerektiğini düşünüp bunun hayallerini kurar ve kendimizi korumaya alırız. Akşama doğru tekrar özleyene ve ona küçük bir sürpriz hazırlayana kadar. Aşk budur ve başka bir şey değildir!” Ama demiyor, susup gülümsüyorum ve ona Schopenhauer’in kirpi hikâyesini anlatıyorum.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*