Psikanaliz ve psikiyatri

Psikiyatri ruhsal bozukluğu olan insanda daha çok ne olduğuyla ilgilenir. Bulguladığı belirtiler aracılığıyla teşhis koyar ve bu teşhis üzerinden tedavi etmeye çalışır. Bu anlamda daha çok lineer bir düşünce biçimi vardır. Medikal bakış da aslında bir ölçüde bunu dayatır.

Psikiyatrik tedavi de somatik tedavi olarak adlandırılan ve çoğunlukla ilâç tedavisiyle özleştirilen yolla yapılır. Psikiyatri içinde psikoterapi, çoğunlukla hastayı ruhsal bozukluğu hakkında bilgilendirmek ve ileride ortaya çıkabilecek atakları hastanın zamanında farketmesini sağlayabilecek bir bilgi birikimine ulaşmasını sağlamakla sınırlıdır daha çok. Bunun yanında bir hekim olarak hastaya manevi destek verir psikyatr ve kendini güvenli ellerde hissetmesini sağlar. Bu yaklaşımın yanlış olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Bir hekime düşen görev de budur zaten.

Söylemek istediğim psikiyatrinin esas olarak sonuç odaklı olduğudur.

Psikanaliz ise ruhsal bozuklukların nasıl ortaya çıktığıyla da ilgilidir. Bütün psikoterapi ekolleri ruhsal bozuklukların nasıl ortaya çıktığıyla ilgilidir ama psikanalitik terapi ve psikanalizden köken alan psikodinamik terapi ekolleri için hastalığın nereden köken aldığı ve nasıl ortaya çıktığı çok daha fazla önemlidir.

Ruhsal bozuklukların nasıl ortaya çıktığını bilmemizin ne faydası var? Ruhsal bozukluğu oluşturan belirtilerin altında yatan psikodinamiği tanımanın yararı ne? Önemli olan bu belirtilerin ortadan kaldırılması ve kişinin kendini tekrar iyi hissetmesi değil midir?

 

Ruhsal bozuklukların ve/ya da belirtilerin altında yatan psikodinamiğin ortaya çıkarılması hastanın ve terapistin eline bir açıklama modeli verir. Bir açıklama modeli aracılığıyla hastalığın nasıl ortaya çıktığına dair bir açıklamaya sahip olmak, bireye yaşadıklarını anlamlandirabilme, ruhsal bozukluğun ortaya çıkmasına ya da kötüleşmesine neden olan yaşantıları zamanında tanıma ve ona göre bir başa çıkma stratejisi geliştirebilme olanağı sağlar.

Çünkü psikoterapi bireyin yaşadıklarını anlamlandırma, yaşantıladığı olayları neden öyle algıladığı ile ilgili bir farkındalık geliştirme, bu algılama biçimine bağlı olarak gösterdiği düşünsel ve davranışsal düzlemdeki başa çıkma stratejisi eğer kendisine zarar veriyorsa bunu zararlı olmayan başka bir stratejiyle yer değiştirme sürecidir.

Psikoterapinin bunun yanında pek de vurgulanmayan başka bir işlevi de, değiştirme şansımız olmayan kimi yaşantı ve sorunları da olduğu gibi kabul edebilme yetisi kazandırabilmesidir.

Psikanaliz psikoterapi türlerinden biridir ve psikiyatriyle en fazla itilaf içinde olan psikoterapi ekolüdür. Bunun bir nedeni, yıllardan beri kendisini diğer tıp dalları içinde, örneğin bir dahiliye, bir üroloji kadar tıbba ait görme ve bu aidiyeti kabul ettirme mücadelesi yapan psikiyatriyi, psikanalizin bir anlamda zor duruma düşürmesidir. Buna sebep, psikanalizin günümüzde kanıta dayalı tıbbın gerektirdiği bilimsel çalışmaları yapabilecek durumda olmamasıdır. Bireyin biricikliği, psikanaliz seanslarında yapılan yorumların öznelliği ve genelleştirip belli bir kategori içine sokulmasındaki zorluk istatistiksel olarak etkinliğinin gösterilmesine neden olabilecek bilimsel çalışmaların şu an için psikanalitik terapiye uygulanmasını zorlaştırmaktadır.

Bu durum psikanalizin insana faydalı olmadığı anlamına gelmez, fakat suistimale açık hale getirir. Bu da bir yandan psikanalistleri bu tür çalışmalardan uzak tutarken, diğer yandan psikiyatriyi bilimsellikten uzaklaştırdığını düşündükleri için biyolojik psikyatrlar arasında psikanalizi reddeden hatta nefrete kadar vardıran bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Biyolojik psikyatrların aynı kaygıyı neden BDT için de duymadığını ben bir bilişsel davranışçı terapist olarak anlamakta zorlanıyorum. Zorlanıyorum derken biraz mubalağa ettim sanırım, çünkü bu konuda bir fikrim var. Salt psikiyatrik tedavi uygulayan meslektaşlarımın terapötik iliskiye bir psikanalist kadar önem vermemeleri nedeniyle şöyle bir yanılgıları vardır; yalnızca belli tekniklerin uygulanması anlamına geldiği varsayılan bilişsel davranışçı terapinin, terapist ve danışanın kişilik özelliklerinden ve nasıl bir terapötik ilişki kurduklarından bağımsız olarak, istatistiksel olarak bilimsel calışma yapılabilecek bir terapi türü olduğu varsayılır. Yalnızca fobilerin davranışçı tekniklerle tedavisinden ibaret olduğu ilk dönemler için bu kabul belki kısmen doğrudur. Fakat bilişsel davranışçı terapide ikinci ya da kognitif dalga ve üçünce ya da emosyonel dalga olarak adlandırılan gelişmelerin ardından özellikle terapötik ilişkiye verilen önemin artması, biyolojik psikyatrların pek de farketmedikleri ya da farketmek istemedikleri bir değişimin gerçekleşmesine neden oldu. Terapistin kişilik özellikleri, terapötik ilişkiyi nasıl kurduğu, danışanın işbirliğine yanaşıp yanaşmadığı, terapistin tecrübesi, yaşı ve cinsiyeti gibi birçok etken, psikiyatriyle ilgili bilimsel çalışmaların varsayılan yalınlıktan uzak ve karmaşık olduğunu tekrar anımsattı bize. Yani aslında psikanaliz için geçerli olduğunu varsaydıkları eleştirtiler daha az düzeyde de olsa parlak çocuk BDT için de geçerliydi artık.

Kapalı kapılar ardında ‚response prevention‘ gibi kağıt üstünde çok açık bir tekniği uyguladığını söyleyen terapist bu tekniği nasıl ve ne kadar uygulamıştır? Ya da hastanın terapide işbirliği yapmasına engel olacak bir kişilik yapısı varsa bununla nasıl başa çıkmıştır? Hastanın, terapistinin cinsiyeti nedeniyle terapötik ilişki kurmasındaki zorluklar nasıl aşıldı ya da aşılabildi mi?

Aslında bütün bu zorluklar biraz da, psikiyatrı psikoterapinin başarı belirsizliğinden uzaklaştıran ve ilâçla tedavinin güvenli ve huzur veren limanına sokan etkenlerdir. Psikiyatr da bir insan çünkü ve bir hekim olarak o da başarılı olmak, onaylanmak ihtiyacı içinde. Oysa psikoterapi zorlu ve belirsizliklerle dolu bir yolculuktur. Bu, psikiyatrik tedavinin kolay olduğu anlamına gelmiyor ama her psikoterapik tedavi, semptomlara odaklanan psikiyatrik ilâç tedavisinden farklı olarak, isterseniz saf davranışçı tekniklerle panik bozukluk tedavi ediyor olun, çok özgül ve kişiye özel yürütülmesi gereken bir süreçtir. Her hastayla bir diğer hastanızla yaşamadığınız başka ve ona özel bir sorunla karşılaşırsınız. Yani sorun yalnızca beyindeki belli nörotransmitterlerin dağılımının bozukluğu değildir. Budur da bir yandan ama tek başına bu değildir. Bu ise maalesef ne kadar tam aksi iddia edilse bile çoğunlukla unutulmakta ya da göz ardı edilmektedir.

Psikanalitik bakış delinin toplumdan uzaklaştırılarak izole edilmesinin önüne geçmiş ve yaşadığı sorunlarla anlaşılan ve anlayış gösterilen bir konuma gelmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Günümüzde de psikiyatriye beyni anlamakta büyük hizmetler sunan teknolojik gelişmeler ortasında, hastanın içindeki insanın gözden kaybolup gitmesini önleyecek önemli bir destek görevini sürdürebilir. Yeter ki biyolojik psikiyatrlar kendi dirençlerini kırabilsinler.

Alper Hasanoglu

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*