Yaygın Anksiyete Bozukluğu

Belirtiler

Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) en az altı ay süren kronik, gerçek bir sebep olmaksızın ortaya çıkan yahut abartılı yaşanılan endişe ve gerilimle, buna ek olarak normal kabul edilebilecek gündelik strese göre yüksek düzeyde stresle karakterizedir. YAB yaşayan kişiler genellikle aşağıdaki belirtilerden şikayetçi olur:

  • Ufukta belirgin bir problem olmasa da finansal, ailevi, profesyonel veya sağlığa dair konularda aşırı derecede endişe etmek
  • Endişe yaratan durumlara dair en kötü senaryoyu oluşturmak
  • Rahatlama ve gevşeme konusunda güçlük aşamak
  • İrritabilite
  • Kolayca irkilme
  • Aşırı endişeyi kontrol altına alamama
  • Uyku problemleri (uykuya dalamama, uykuyu sürdürememe vb.)
  • Sebepsiz yere yorgun hissetme
  • Baş ağrıları
  • Kas ağrıları ve gerginlikleri
  • Yutkunmada güçlük
  • Titreme ve kas seğirmesi
  • Sıcak basması ve terleme
  • Mide bulantısı, baş dönmesi, kusma
  • Nefes nefese kalma

Bu belirtilere ek olarak, endişeler kendini dakiklik, uyum sağlama, mükemmeliyetçilik ve kendinden emin olmama şeklinde de gösterebilir. Bu sebepledir ki YAB yaşayanlar, sıklıkla, umdukları mükemmellik seviyesine varabilmek için üstlenmiş oldukları görevleri defalarca tekrar ederek kusursuz şekilde yapmaya girişir. Çocuklarda ve ergenlerde ise YAB, yetişkinlerde olduğundan farklı biçimde, genellikle, kaygının ve endişenin daha çok okulda ya da spor karşılaşmalarındaki performansla ilintili olduğu bir tablo çizer.

 

Sebepler

Tıpkı diyabet ya da kalp-damar hastalıkları gibi kaygı bozukluklarının da ortaya çıkışı genetik, davranışsal, gelişimsel ve benzeri faktörlerin oluşturduğu karmaşık bir bileşimle açıklanabilir. Görüntüleme teknolojileri ve nörokimyasal teknikler kullanılarak yapılan araştırmalar, beyinde birbirleriyle etkileşim içindeki yapılardan oluşan ve kaygıya neden olan duygulardan sorumlu bir ağın varlığını gösteriyor. Badem biçiminde bir forma sahip olan ve beynin derinliklerinde konuşlanmış amigdala, beynin duyusal sinyalleri işleyen ve bu sinyalleri yorumlayan bölgeleri arasında iletişim kuruyor. Örneğin gelen sinyal tehlikeyi işaret ediyorsa bir korku tepkisi yani kaygı tetikleniyor.

Çalışmalardan elde edilen veriler, amigdalanın merkezinde depolanan duygusal hatıraların fobilerde rol oynayabileceğini düşündürüyor. Benzer şekilde, amigdalanın diğer bölgelerinin ise başka kaygı bozukluklarından sorumlu olabileceği kanısı yaygınlaşıyor. Beynin yapısı ve kaygıyla ilişkili bölgeleriyle ilgili verilerin artması bilim insanlarının kaygı bozuklukları için çok daha spesifik, hedefe özgü tedaviler geliştirmesini sağlayacak. Bu gelişmeler beynin “düşünen” bölgelerinin amigdala üzerindeki etkisini arttırmaya, dolayısıyla korku ve kaygı tepkilerini bilinçli bir şekilde kontrol etmeye dek gidebilir. Nörojeneze (yeni beyin hücrelerinin doğumu) dair yeni bulgular ise hipokampus bölgesinde nöron gelişimi sağlanmasının yoğun kaygı bozukluğu tedavisinde etkili olabileceği yönünde.

İkizler ve aileleriyle yapılan çalışmalar kaygı bozukluklarının ortaya çıkışında genetik mirasın önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Ne var ki yaşamdaki deneyimlerin de azımsanmayacak bir payı var. Örneğin benzer travmatik deneyimler yaşayan kişilerin neden sadece bir kısmında Stres Sonrası Travma Bozukluğu ortaya çıktığını açıklarken genetik faktörler kadar yaşam deneyimlerinin de işin içine katılması gerekiyor. Araştırmacılar genetik ve deneyimsel faktörlerin her bir kaygı bozukluğunda ne şekilde etkileşim içine girdiğini araştırmaya devam ederken elde edilecek bulguların hastalığın önlenmesinde ve tedavisinde etkili olacağı görüşünde.

 

Tedavi yöntemleri

Yaygın Anksiyete Bozukluğu’nda ilaç tedavisi ve psikoterapi kimi zaman tek başlarına kimi zaman kombine halde kullanılabilir. Tedaviye başlamadan önce uzmanın özenli bir tanısal değerlendirme yapması ve kişinin semptomlarının bir kaygı bozukluğundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını, kaygı bozukluğundan kaynaklanıyorsa da hangi kaygı bozukluğunun söz konusu olduğunu ve kaygı bozukluğuna eşlik eden başka bir durum olup olmadığını belirlemesi gerekir.

Antidepresanlar

Aslen depresyon tedavisi için geliştirilip onaylanan antidepresanların kaygı bozukluklarında da etkili olduğunun bulunması, bu ilaçların kaygı bozukluklarında sıklıkla kullanılmasına olanak verdi. Kaygı bozukluğunda antidepresan başlandığında, ilacın etki etmesi için birkaç hafta geçmesi gerektiği, dolayısıyla bir anda etki görülmemesi durumunda hastanın ilacı kullanmayı bırakmaması gerektiği uzman tarafından kişiye mutlaka bildirilmelidir.

Yeni jenerasyon SSRI tipi antidepresanlar beyinde bir mesaj ileticisi olarak işlev gören serotonin üzerinde etki eder ve eski kuşak antidepresanlara kıyasla çok daha az yan etkiye sahiptir. Tekrarlayan ve SSRI’ye az cevap veren ya da cevap vermeyen yahut majör depresyonla birlikte görülen kaygı bozukluklarında ise trisiklik antidepresanlar düşünülebilir.

Anksiyolitikler

Yüksek etkili benzodiyazepinler kaygı bozukluğu semptomlarının çabuk ortadan kalkmasını sağlayan ve az yan etkisi olan ilaçlardır. Ne var ki bu ilaçlara tolerans geliştirmek kolaydır. Diğer bir deyişle aynı doz bir süre sonra aynı etkiyi vermekte yetersiz kalacağından zaman içinde doz artışına gitmek gerekir. Bu da bağımlılık yaratabilir. Bu sebeple anksiyolitik ilaçlar genellikle kısa süreli kullanım için reçete edilir. Yaşamlarının bir döneminde alkol ve uyuşturucu maddeyle ilgili problem yaşamış kişiler için anksiyolitikler iyi bir seçenek değildir ve alternatifler düşünülmelidir.

Psikoterapi

Psikoterapi, psikiyatrist, psikolog, danışman ya da sosyal hizmet uzmanı gibi ruh sağlığı alanında uzmanlık eğitimi almış profesyonellerle konuşmaya dayalı bir tedavi yöntemidir. Bilişsel-davranışçı ya da psikodinamik terapi yöntemleri Yaygın Anksiyete Bozukluğu tedavisinde yaygınlıkla kullanılır. Bilişsel-davranışçı terapi yöntemlerinde bilişsel kısım kişilerin korkularını ve kaygılarını besleyen düşünce biçimlerini değiştirmeye yönelirken davranışçı kısım, kişilerin, kaygı yaratan durumlara verdiği tepkileri değiştirmesine yardımcı olur. Örneğin panik atağı yaşayan kişiler bu terapi yöntemi sayesinde deneyimlediklerinin bir kalp krizi olmadığını; sosyal kaygı yaşayan kişiler ise başkalarının kendilerini her zaman izleyip yargıladığına dair inanışlarını değiştirmeyi öğrenir. Hangi terapi yöntemi tercih edilirse edilsin, önemli olan tedavinin sadece psikoterapiyle mi yoksa ilaç ve psikoterapi kombinasyonuyla mı sürdürüleceğine karar verilmesidir. Bu kararın verilmesindeki belirleyici etkenler danışanın tercihi, psikiyatristin önerisi ve kaygı bozukluğunun şiddeti ve başka bir durumun (depresyon vb) mevcut tabloya eşlik edip etmediğidir.

 

 

 

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*