“Neden böyleyim ben?”

Bu soruyu kendine sormamış biri var mıdır dünya üzerinde, özellikle de işler yolunda gitmediğinde. Aynı yanlışı, aynı saçma davranış biçimini hayatımızın çeşitli kritik dönemlerinde, ilişkilerimizde, üstelik artık yeteri kadar tecrübe kazandığımızı düşündüğümüz bir yaş diliminde tekrarladığımızda.
“Neden bu kadar çok çalışıyorum, kendimi biraz olsun şımartmak yerine?”
“Bu kaygı ve gereksiz tedirginlik nereden geliyor, neden yaptığım hiçbir şeyden aldığım hiçbir karardan emin değilim?”
“Neden bu kadar mükemmeliyetçiyim?”
“Neden hayır diyemiyorum?”
“Neden kendimi kötü hissettiğim anlarda tıkınırcasına yemek yiyorum?”
“Neden beni suistimal etmelerine bu kadar izin veriyorum?”
Neden bu kadar çabuk suçluluk duygusuna kapılıveriyorum?”
Hayatımız boyunca bizi takip eden davranış biçimleri, belirli duygu ve düşünceleri geriye doğru takip ettiğimizde çocuklukta bunlarla ilgili belirli izler bulabiliriz. Bu izler bizi erişkinlik hayatımızda, ilişkilerimizde ve önemli yaşantılarımızda almak zorunda olduğumuz kararlarda ummadığımız kadar çok yönlendirir. Öyleyse Freud çocukluk yaşantılarını anlamak için bu kadar uzun zaman geçirirken büyük ölçüde haklıydı. Ama yalnızca bu kadar galiba. Çünkü bunları mutlak bir şekilde cinsellikle bağlantılandırırken oldukça abarttığını söyleyebiliriz. Belki kendisinin yaşadığı 19. yy sonu 20. yy başı ortodoks Yahudi ortamında cinselliğin bastırılması kimi ruhsal sıkıntıların ortaya çıkmasından gerçekten sorumluydu. Oysa günümüzde bırakın cinselliğin bastırılmasını, bu kadar fütursuzca yaşanıyor olması bir sorun olarak görülebilir. Ama ben bu açıdan da biraz kuşkuyla bakıyorum, çünkü bir yaşantının sorun olabilmesi için o yaşantının daha önceden bir sorun olarak tanımlanmış olması gerekir. Yoksa hiçbir şey kendi kendine, durup dururken sorun olmaz. Bu tanımı da biz insanlar yaptığımıza göre, belki de birçok konuda olduğu gibi cinsellik konusunda da yaptığımız tanımları, hiç sorgulamadığımız ön kabulleri gözden geçirmeliyiz.
Bu kısa girişten sonra şimdi çocukluğun ruhumuzda bıraktığı izlerin peşine düşmek istiyorum.
Doğmadan önce…
Her anne-baba adayının bebeklerini ultrasonda ilk gördükleri anı anımsadıklarından eminim. 14 haftalık bir fetusu ultrason ekranında görmek oldukça şaşırtıcı bir deneyimdir. Birçok hamile kadın bebeğin ilk tekmelerini hissettiği andan itibaren belirli bir bağlanma duygusu geliştirir. Birden çok çocuk doğurmuş kadınlar içinse karınlarındaki bebek ilk andan itibaren kendine özgü bir kişiliğe sahiptir.
Bebekler çevresel uyaranlara farklı farklı yanıtlar verirler. Oysa genelde bebeğin anne karnında pasif ve çevresel etkenlerden soyutlanmış bir yaşam sürdüğü, dış etkenlerden ve annenin duygudurumundan etkilenmediğine inanılır. Çok yakın zaman öncesine, 1970’li yıllara kadar anne karnındaki bebeğe uygulanan cerrahi girişimler narkozsuz yapılırdı. Oysa anne karnındaki bebeğin ağrıya, doğmuş bir canlı kadar duyarlı olduğu gösterildi. Son yıllarda anne karnındaki bebekle ilgili birçok bilimsel çalışma yapıldı ve bu konudaki düşüncelerimizde kökten değişiklikler meydana geldi. Artık anne karnındaki bebeğin çevresiyle belirli bir alışveriş içinde olduğunu kesin olarak biliyoruz. Ultrason tekniğiyle altı aylık fetüslerde yapılan incelemelerde insan tekinden tanıdığımız bir çok davranış biçiminin varlığı gösterilmiştir. Örneğin bir şey hoşlarına gitmediğinde yüzlerini buruştururlar ve anne karnına tekme atarlar. Kendilerini tehdit edilmiş hissettiklerinde anne karnında bir köşeye çekilip büzüşürler. Kaşlarını çatarlar, yüksek seste irkilirler. Esnerler, kaşınırlar, görünür bir şekilde amniyon sıvısından içerler.
Anne karnında bebek inanamayacağımız kadar çok şey yapar. Yapılan bir araştırmaya göre fetüs en başından itibaren dışarıdaki yaşama kendini hazırlar ve bununla ilgili belirli bir bellek oluşur. 10. gebelik haftasından itibaren, doğumdan sonraki yaşama hazırlık olarak nefes alıp verme hareketleri gözlenmeye başlar. 20. gebelik haftasından itibaren de duyma işlevi gelişir ve sese belirli motor tepkiler gösterir. Örneğin ani yüksek ses irkilmeye neden olurken, daha düşük frekansta seslere sesin kaynağına göre uygun bir yanıt verirler. Fetus olgunlaştıkça basit sesler arasında ayrım yapabilme yetisi kazanır. Böylelikle doğumdan hemen sonra annenin sesini tanıma ve uygun tepkiyi gösterebilme şansına kavuşur. Doğmamış bebek anne karnında koku ve tatla ilgili tecrübeler de edinir, böylece daha sonra annesinin kokusunu tanıyabilir duruma gelmiş olur. Algılama, öğrenme, bellek, motivasyon, emosyon ve iletişim gibi temel ruhsal yapı ve işlevler henüz anne karnındayken de önem taşırlar. Bu ruhsal yapılar sayesinde daha anne karnındayken annesi üzerine bi rşeyler deneyimleyen doğmamış bebek doğduktan sonra kendine bakacak doğru insana, yani anneye tepki verir, ona yönelir. Bu ilk ilişki bağlanmanın da temelini oluşturan sürecin başıdır. Yani fetüs, doğmamış bebek henüz doğmadan belirli ilişki ve iletişim yetilerine sahiptir.
Peki bir fetüsün ruhsal organı hangi andan itibaren yeteri kadar olgunlaşmış durumdadır, bağlanmanın başlangıcından bahsedebilmek ne zamandan itibaren mümkündür? Bilimsel olarak 12. haftanın sonuna kadar yalnızca bir hücreler kümesinden, yani embriyodan, 13. haftanın başından itibaren – hukuksal olarak da canlı bir varlık olan – bir fetüsten bahsedilebilir.
Bilimsel olarak fetüsteki organların oluşumları sırasında, organların hemen aktif olarak çalışmaya başladıkları gösterilmiştir. Örneğin kalp oluşmaya başlarken daha atmaya başlar, kollar oluşma aşamasında hareket halindedir. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, beyin hücreleri oluşmaya başladığı andan itibaren ruhsal oluşum da gerçekleşmeye başlar ve beyin hücreleri çevreyle etkileşime girerek gelişir. Yani ruhsal gelişim primitif düzeyde de olsa doğum öncesi başlar. Hollandalı embriyolog Jaap van der Wal bu konuda çok daha ileri giden bir düşünce ileri sürer. Ona göre embriyonun anne karnında kazandığı deneyimler ileriki yaşantısında nasıl hareket edeceğini, nasıl bir tutum alacağını belirleyecek kadar önemlidir. Ama bu henüz tam anlamıyla bilimsel olarak doğrulanmış bir düşünce değildir.
Bugün elimizde bulunan veriler genetik programların yanında, anne karnındaki etkileşimlerin de çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişiminden sorumlu olabileceğini göstermektedir. Annenin salgıladığı hormonlar göbek bağı aracılığıyla fetüse geçer, yani bebek göbek bağı sayesinde annenin dünyasına girmiş bulunur. Birçok nörobiyolog kısa bir süre öncesine kadar genetik geçişe bağlanan birçok özelliğin aslında rahimiçi gelişim koşullarının farklılığıyla bağlantılı olup olmadığını sorgulamaktadır. Örneğin gebelikte diabet geçiren annelerin bebekleri diyabete yatkın olurlar. Çünkü hipotalamusta şeker düzeyinden sorumlu bölge annelerinin diyabetlerinden etkilenir. Bunun gibi gebeliğin son üç ayında depresif özellikler gösteren annelerin bebeklerinin de kendileri gibi yüksek kortizol ve düşük dopamin düzeyine sahip oldukları gösterilmiştir. Bu da depresif annelerin çocuklarının doğumdan sonra depresyona meyilli olabilecekleri düşüncesini doğurmuştur.
Duyguların düzenlenmesinden sorumlu beyin bölgelerinin gelişimi doğumdan önce belirli bir düzeye kavuşur. Bu nedenle de fetüsün beyin gelişimi çevre uyaranlarının durumuna göre şekillenir. Çevre, yani anne endişe verici sinyaller gönderiyorsa bebek beyninde stres, kaygı ve huzursuzlukla ilgili bir sinaptik gelişim meydana gelir. Oysa anne gebelikten memnunsa daha çok mutluluk ve memnuniyetle ilgili sinaptik bağlantılar oluşur. Bunun yanında doğum öncesi dönemde aşırı düzeyde yaşanan stres bebeğin en başından itibaren duygularını düzenleme yetisi geliştirememesiyle sonuçlanabilir.
Annenin duygusal sıkıntıları da fetüsü etkiler. Annenin hamilelik süresince endişe ve kaygı taşıması ve bunun süreklilik arzetmesi, bebeğin düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelme olasılığını arttırmaktadır. Yine başka bir çalışmada, henüz hamileyken kocasını kaybetmiş kadınlarla, hemen doğumdan sonra kocasını kaybetmiş kadınların bebeklerini karşılaştırmışlardır. Doğumdan önce kocasını kaybetmiş kadınların çocuklarının ileriki yaşamlarında daha fazla psikotik semptom gösterdikleri belirlenmiştir. Hamile anneler istemeden de olsa ruhsal travmalarını fetüse geçirmişlerdir.
Annenin doğmamış bebeğe karşı geliştirdiği olumsuz duyguların da çocuğun ruhsal durumunda etkili olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Eğer anne çocuğunun doğacak olmasına seviniyorsa, bebek kendini emniyette ve onaylanmış hissettiği iddia edilmektedir. Annenin doğmamış çocuğa karşı reddedici ve çelişik duygular içindeyse, bebeğin doğduktan sonraki 48 saat içinde daha çok ağladığı ve apatik bir davranış biçimi sergilediği gözlenmiştir. Doğum öncesiyle ilgilenen psikologlar bebeğin anne karnındayken ilk ve en önemli bağlanmayı yaşantıladıklarını belirtmektedirler. Doğum öncesi bir reddedilme bebekte ileriki hayatında kendini gösterecek varoluşsal bir inancın ortaya çıkmasına neden olur. Kişi kendini toplum tarafından dışlanıyor olarak hissedebilir ve kişisel özgeçmişinde bununla ilgili hiçbir somut kanıt bulunmaz.
Almanya’da yapılan istatistiksel çalışmalarda doğum yapan kadınların en az %25’inin doğum öncesi yüksek stres, depresyon ya da anksiyeteye maruz kadlıklarını göstermektedir. Bu da yenidoğanların dörtte birinin ruhsal sıkıntılara meyilli olarak hayata başladıklarına işaret etmektedir. Hamilelikten önce psikososyal sıkıntıları olan kadınların hamilelikleri sırasında emosyonel sorun yaşama olasılıkları üç kat daha fazladır. Bu nedenle özellikle bu anne adaylarına önceden müdahele edebilmek, olası ruhsal sıkıntıların önlenebilmesi açısından çok önemlidir.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*