Mutluluk tuzağı: Neden hep mutlu olmak zorundayız?

„Mutlu olmak elinizde“, „Mutluluk öğrenilir“, „Herkesin mutlu olmaya hakkı vardır“, Mutlu değilsen, sorumlusu sensin“.
Hiçbir zaman mutluluk üzerine bu kadar çok konuşulmadı. Bu kadar çok yazılan çizilenden sonra mutsuz insan kalmamalıydı gibi geliyor insana. Oysa istatistikler hiç de öyle demiyor. Gün geçtikçe daha çok sayıda insan ruhsal hastalık nedeniyle psikiyatra koşuyor. Mutluluk misyonerlerinin bu gelişmede sorumlulukları var mı acaba?
Bizi ne mutlu eder? Bu insanlık tarihi kadar eski soruya şairler ve düşünürler çoğunluka mutsuzluk tarafından yaklaşmışlardır. Örneğin Friedrich Nietzsche, mutluluğun, ancak uzun süre ve sürekli bir yoksunluk sonrası geldiğini söyler. Mahatma Gandhi de benzer bir düşünceyi savunur: “Mutlu bir yaşamın sırrı feragat edebilmekte yatar.” Yani mutluluk çok ender yaşanan, atlatabildiğimiz mutsuzluk ve acı yaşantılarının karşıtı bir yaşantı mıdır? Acı azaldığında yaşadığımız gerçekten mutluluk mudur? Büyük olasılıkla eski kuşaklar „mutluluk nedir?“ sorusuna verilen kötümser, mütavizi yanıtlardan oldukça memnun olurlardı.
Oysa günümüzde mutluluk beklentileri ve mutluluğun kendisinden beklentiler oldukça arttı. İnsanların büyük bir kısmı iluzyoner bir hedefin peşinde koşuyor ve şu soruyu soruyor: „Nasıl yaparım da sürekli bir mutluluğa ulaşabilirim?“ Mutlu olmanın sırlarını verdiğini iddia eden, mutluluğa açılan kapının anahtarını bulacağımızı vaad eden kitaplar en çok satanlar listesinin hep en üst sıralarında bulunuyor.
Amerika’da 2008 yılında „mutluluk“ üzerine 4000 kitap yayınlandı. Bu sayı sadece sekiz yıl önce, 2000 yılında 50’ydi. Mutluluk konusunun, kariyerindeki bu sıçrama oldukça çarpıcıdır. Kadın dergileri, popüler psikoloji dergileri düzenli bir şekilde mutlu olmak için ne yapmamız gerektiğiyle ilgili dosyalar hazırlıyorlar.
Durum yalnızca bununla da sınırlı değil. Mutluluk okullarda okutulan bir derse de dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Almanya’da bazı okullarda ögrencilere nasıl mutlu olacakları öğretiliyor. Mutluluğa giden yollar o kadar çoğaldı ki, eğer bilinçli olarak görmezden gelmeye çabalamazsak – ki bunu yapmak oldukça zor – eninde sonunda biz de bu soruyu sormak zorunda kalırız kendimize: Ben mutlu muyum? Her şeyden önce yeteri kadar mutlu muyum? Olduğumdan daha mutlu olabilir miyim?
Bu sorular bir kere kafamızda belirince, konuya olan ilgimiz artar, daha iyi, daha mutlu bir hayat sürebilmek için ne yapmamız gerektiği hakkında her şeyi ögrenmeye çalışırız. Bunu öğrenmek icin çok fazla çaba sarfetmemiz de gerekmez. Bilimsel içerikli olsun olmasın, sayısız yayın bizi yalnız bırakmaz. Doğru yöntemlerle, doğru hayat anlayışıyla, doğru düşünce ve duygularla kendi mutluluğumuzu inşa edebiliriz. Mutlu olmak bizim elimizdedir, böyle söyler sayısız yayın. Herkes kendi mutluluğunun mimarıdır. Ve mutluluk hayatımız için çok önemli olduğundan, onu ihmal etme hakkına da sahip değiliz. Mutluluğun kendiliğinden bize gelmesini bekleyemeyiz, onu bizim davet etmemiz gerekir. Çünük söylendigi gibi: Mutluluk yapılan, ögrenilen birşeydir.
Bütün bu bilgi bombardımanını duyar ve inanırız. Hem neden inanmayalım ki? Herkes sonuç itibariyla mutlu olmak ister. Şüphesiz mutluluk gurularının „Mutlu olabilmek için mutlu olmayı istemek zorundasın!“ sözü olmasa hiç birimizin aklına mutluluk için çaba sarfetmek gelmeyebilirdi. Mutluluk guruları sayesinde „aydınlandık“ ve mutlu olmak için çabalayaıp duruyoruz. Yoksa debeleniyoruz mu demeliydim? Şöyle denebilir mi? Etki altında kaldık.
Peki kimler etkiliyor bizi bu konuda? Mutlulukla ilgili bütün bu haberler, mutluluk fırsatı olarak sunulan kitapları kim yayıyor? Ve neden? Bu konudaki bunca bilgi nereden geliyor? Mutluluk patlamasından sorumlu olan kim?
Pozitif Psikoloji ve Mutluluk
Tabii ki yorulmak bilmez bir şekilde mutluluk yollarını göstermeye çalışan yazarlar bu konunun bu kadar gündemde olmasından sorumlu olanlar. Ama bu yazarlar bir zincirin son halkası sadece. Mutluluk araştırması olarak adlandırılan ve bilimsel psikoloji içinde özel bir yönelim olan pozitif psikolojiden kaynaklanan bilgilere dayanıyor bu yazarlar da. Mutluluğun bu hızlı yükselişi psikolojideki bu gelişmeler olmadan gerçekleşmezdi.
Psikologlar uzun süre mutluluk konusuna uzak kaldılar. Çünkü mutluluğun bilimsel yöntemlerle araştırabileceğine inanmıyorlardı. Bu nedenle bu konu hakkında fikir yürütmeyi din bilginlerine ve felsefecilere bırakmışlardı. Bu inanç 90’lı yılların ortalarından itibaren değişmeye başladı. Pennsylvania Üniversitesi’nden sosyal psikolog Martin Seligman ve arkadaşları bir bakış açısı değişikliği getirdiler. Ruhsal nedenlerden kaynaklanan mutsuzluğun kaynakları ve bunların tedavisiyle ilgilenmek yerine, insanların maruz kaldıkları acı ve sıkıntılara rağmen nasıl sağlıklı kalmayı başardıkları sorusuyla ilgilenmeye başladılar. Yaşadıkları ruhsal krizlerle nasıl başa çıkıyorlardı. Onları bu kadar güçlü kılan neydi? Neden başarısızlık, hastalık ya da hayal kırıklıkları bazı insanları raydan çıkartırken, bazıları hiçbir zarar görmeden hayatlarına devam edebiliyorlardı?
Bu düşünce, araştırmacılar arasında coşkuyla karşılandı ve psikoloji biliminde yeni bir araştırma sahası açılmış oldu: Pozitif psikoloji. Bu alanda araştırma yapan bilim insanları geçtiğimiz yıllarda olumlu duyguların, iyimserliğin, umud etmenin ve bunlarla birlikte mutluluk duygusunun ruhsal sağlığımıza olan olumlu etkilerini araştıran ilginç calışmalara imza attılar.
Bu araştırmalar sayesinde mutlu insanların hayatları hakkında birçok bilgiye sahip olduk: Onlar bedensel ve ruhsal olarak sağlıklılar, hayattan gerçekçi beklentileri ve hedefleri var, kendilerine verdikleri değer yüksek, şükredebiliyorlar, hayata iyimser bir bakışları var, geniş bir arkadaş ve tanıdık çevreleri var, hayatlarınının kontrolleri altında olduğu duygusuna sahipler ve çevrelerine karşı ilgililer. Seligman’a göre mutlu olacak insan, çocuklukta belli karakter özelliklerine sahip. Örneğin coşku, umut, şükretme yetisi olan, meraklı ve duygusal zekası yüksek, kendini kontrol edebilen, mizah gücü olanlar pozitif psikolojinin araştırmalarına göre kendilerinden ve dünyadan hoşnut insanlar oluyorlar.
Pozitif psikolojinin bulguları oldukça ilginç ve mutlu olmak için hayatımızda nelere dikkat etmemiz gerektiği konusunda bir sürü ipucu veriyor. Peki ama coşkumuz ve merakımız yeterli değilse, kendimizi stres altında ve yorgun hissediyorsak ne yapacağız? Eğer bize dertlerimizi ve dünyayı unutturacak aktiviteleri yapacak durumda değilsek? Ya güvenebileceğimiz dostlarımız yoksa ya da onlara ayıracak zamanımız yoksa? Ya hayatımızın erkeğini ya da kadınını henüz bulamamışsak ve ilişkimiz sorunlar altında eziliyorsa? Ya işimizi kaybetmek üzere olduğumuz için ve başka bir iş bulma olasılığımız ufukta gözükmediginden şükredecek durumda değilsek? Evet böyle bir durumda ne yapacağız? Mutsuzluk batağına mı batmalıyız böyle bir durumda?
Tabii ki hayır! Hemen mutluluk uzmanlarına koşmalıyız. Eğer henüz mutlu değilsek, mutlu olmamız için gerekli ön koşullar henüz hazır değilse, bunu hazırlamak için mutluluk uzmanlarıyla birlikte çalışmalıyız. Pozitif psikoloji uzmanları gayet kendilerinden emin bir şekilde şunu söylüyorlar: „Hayatımızda olumlu şeylerin varolup olmaması büyük ölçüde bizim elimizdedir.“ Mutsuz olmamak zorundayız! En azından mutsuz kalmamak zorundayız. Mutlu olmak için gereken karakter özeliklerine sahip değilsem günlük hayatımız o kadar da pembe gözükmüyorsa da, mutlu olmayı öğrenebiliriz.
Mutluluk gurularına göre çeşitli alıştırmalarla hayatımıza mutluluk getirebiliriz:
• Her akşam yatağa gitmeden önce, o gün olmuş iyi birşeyi düşünün ve onu mümkünse günlüğünüze not edin.
• Her gün 15 dakika meditasyon yapın ve yoga kursuna gidin. Meditasyon ve yoga farkındalığınızı arttıracak ve mutluluk duygunuzu güçlendirecektir.
• Birine yardım edin.
• Şükretmeyi, teşekkür etmeyi alışkanlık haline getirin. Birine yaptığı birşey için bir teşekkür mektubu yazın.
• Her gün 30 dakika düzenli spor yapın. Çünkü düzenli spor beyninizden endorfin hormonunun salgılanmasını sağlar. O da duygu durumunuzu düzeltir.
• Her sabah aynanın karşısına gülümseyerek geçin. Çalışmalar gülümsemenin beyni daha mutlu bir duruma geçirdiğini göstermiştir. Gülümsemenin samimi bir gülümseme olmasına dikkat edin.
• Evin belli yerlerine gülümseyen yüzler yapıştırın. Ve kendinize mutlu olmaya hakkınız olduğunu anımsatın.
• İyi uyuyun. Çünkü araştırmalar göstermiştir ki, iyi bir uyku mutlu olmanıza yardımcı olur.
• Kendinize bir hobi bulun. Yeni ve ilginç olan her şey kendinizi iyi hissetmenize yardımci olacaktır.
Yani, mutlu olmaktan daha kolay hiç bir şey yok. Gerçekten de öyle görülüyor. Ve herkes de bu yöntemleri kullanarak mutlu olma gayreti içinde. Farklı branşlardan bize mutlu olmakta faydalı olacak diye önerilen her şeyi su gibi tüketiyoruz, bütün önerileri yerine getirmeye çalışıyoruz. Peki sonuç?
Amerikalı bir İngiliz Edebiyatı profesörü Eric G. Wilson mutluluk gurularınin tavsiyelerine uyarak mutlu olmaya çaba göstermiş. Bu çabasını anlattığı „Mutsuz Mutlu“ adlı kitabında bu çabasını anlatıyor. Mutlu olma yollarını gösteren kitaplar satın alır ve verilen tavsiyeleri uygulamaya başlar. Yazarın kendisine bırakalım sözü: „Derin karanlık bakışımı gülümseyen bir yüze çevirmeye gayret ettim. Daha aktif olmayı denedim ve kitaplarla dolu kasvetli evimi terkedip dışarıdaki dünyanın hareket dolu hayatına daldım. Jogginge başladım, cep telefonumu değiştirdim, „harika“, „süper“ gibi kelimeleri elimden geldiği kadar çok kullandım, salata yemeğe başladım ve yogaya gittim. Bir psikiyatra gitmeyi ve ilaç kullanmayı da düşündüm. Zamanla bütün bunları yapmayı bıraktım, daha sonra tekrar başladım ve tekrar bıraktım. Bir daha da başlamayı düşünmüyorum. Anladım ki cehenneme giden yollar mutluluk ve başarı taşlarıyla döşeli.“
Prof. Wilson’un mutluluk yolculuğu hepimiz içiun oldukça tanıdık aslında. Hepimiz elimizden geldiğince bizi huzursuz eden şeylerden uzak kalmaya, hayatın tadını çıkarmaya çaba gösteriyoruz. Ama Wilson gibi bizlerin başarısı da oldukça sınırlı. Mutlu olmak yerine çoğunlukla depresyonlarla, yalnızlık duygusuyla, kaygılarımızla boğuşup duruyoruz. Yemek yemek, daha doğrusu diyet yapmak hayatımızın odak noktasında duruyor, çok sigara içiyor, çok alkol tüketiyoruz. İş arkadaşlarımıza sinirlenip eşimizle, sevgilimizle kavga ediyoruz. Durmadan deniyoruz, ama daha mutlu olamıyoruz. Ve sonunda da neyi yanlış yaptığımızı soruyoruz kendimize. Eğer mutluluğun kapıları herkese açıksa ve biz giremiyorsak bu kapıdan, o zaman suç bizde olmalı. Mutsuz olduğumuz yetmiyormuş gibi bir de kendimizi yetersiz, beceriksiz hissediyoruz.
Neden mutsuz insanlar var?
Aslında yapmadığımız şey şu: Mutluluk gurularının doğruyu söyleyip söylemediklerini sorgulamıyoruz. Gösterdikleri yolların bizi mutluluğa götüreceğini kabul ediyoruz. Mutlu olmanın yapılabilir bir şey olup olmadığını, sürekliliği olan bir durum olup olmadığını sorgulamadan çabalıyoruz çaresizce. En önemlisi, mutlu olmanın neden bu kadar çok empoze edildiğini dse sormuyoruz.
Eğer mutlulukla ilgili verilen tavsiyeler tutulduğunda insanlar mutlu olsalardı, günümüzde insanların büyük bir çoğunluğu mutlu olurdu. Ama durum hiç de böyle değil. Hatta tam tersi. Her zamankinden daha da mutsuzuz. Yapılan istatistiki çalışmalarda gelişmiş ülkelerdeki mutsuz insan sayının son yıllarda anlamlı bir şekilde arttığı görülüyor. Hastalık nedeniyle işgücü kaybına bakıldığında, son yıllarda ruhsal sorunlar nedeniyle işgücü kaybının hızla arttığı görülüyor. Özellikle işyerlerindeki kronik stres ruh sağlığı açısından büyük bir risk etkeni olarak gösteriliyor.
Yani son yıllarda mutsuz insanların sayısı son yıllarda çığ gibi büyüyor ve büyümeye devam edecekmiş gibi gözüküyor. Mutlulukla ilgili bunca kitaba, yayına, araştırmaya rağmen insanlar verilen tavsiyeleri hayatlarına adapte etmeyi başaramıyorlar. Peki neden. mutlulukla gereğinden çok ilgilenmemiz olabilir mi? Mutlu olmanın ne kadar basit ve herkesin kendi elinde olduğunu okudukça şunu düşünüyor mutlu olamyan insanlar: „Bu yöntemler benim işime yaramıyor.“ Ve kendilerini daha da mutsuz hissediyorlar.
Mutlulukla ilgili bunca bilgiye rağmen insanlık mutluluğa bir dirhem bile daha yakın değil. Peki bu nereden kaynaklanıyor? Çünkü durmadan mutluluk peşinde koşmamaız gerektiğiyle ilgili verinin ön kabulle doğru olduğunu sanmak, içinde bulunduğumuz psikolojik bir tuzaktır. Mutlu olmak için çabaladıkça daha da mutsuz oluyoruz. Bu tuzakta mutluluğu bir araba ister gibi istiyoruz. Yani gerekli koşulları yerine getirirsek mutlu oluruz. Gerekli beklentileri yerine getirdiğimizde araba sahibi olabiliriz, ama mutluluk bu anlamda yapılabilen birşey değildir. Mutluluk araştırmacıları, mutluluğu kendi hayatımızı sürekli olarak dolu, manalı ve rahat olarak algılıyor olmamız olarak tarif ediyorlar. Ne talep ama! Oysa bu devamlılığı aradığımız müddetçe duvara toslayıp kalacağımızı garanti etmiş oluruz. Çünkü mutlu olmak bu sayılanlardan daha fazlasıdır. Gerçekten dolu, manalı ve rahat bir hayat sürmek istiyorsak, hayatın yalnızca olumlu yanlarını değil gölgede kalan acı ve zor yaşantılarını da göz önünde bulundurmalıyız. Filozof Wilhelm Schmid, bunu mutluluğun paradoksu olarak adlandırıyor, çünkü mutluluk murtsuzluğu da kapsamak zorundadır. Hayatın sınavlarını da kabullenebilmek ve bunu gelişimimiz için bir şans olarak görmeliyiz.
İlk bakışta mutlulukla bağlantılandırmakta zorluk çekeceğimiz duygular da mutluluğa dahildir. Üzüntü, keder, hayal kırıklığı, kayıp yaşantıları ve başarısızlıklar. Mutluluğun böyle çekilmiş resmi, yani hayatın hem olumlu, hem de olumsuz yanlarını içeren gerçekçi hali, bize her gün empoze edilen ve pembe gözlüklerle dünyaya bakmamız gereken sahte ve iluzyoner mutluluk versiyonundan oldukça farklıdır. Bu bakış açısında gerçeklik nasılsa öyle algılanır. Ayaklarımızın yerden kesildiği, ruhsal bir ekstazi halinde değil, daha değerli bir ruh haliyle hayatı karşılamayı önerir bu bakış açısı. Hayatın değişkenliğinin bilincinde olmaya, olumlunun yanında olumsuzla yüzleşmeye de hazır olmayı önerir.
Yani mutluluk birbirinin zıttı yaşantıların çarpışmasıyla ortaya çıkar. Kötü bir yaşantıyı aşabildiğimizde, hayatın bizi soktuğu sınavlardan başarıyla çıktığımızda mutluluk çıkagelir, çoğunlukla hiç beklemediğimiz bir anda. Çağırmakla gelmez, mutluluk gurularının iddia ettiği gibi. Freud’un dediği gibi, mutluluk uzun zamandır doyurulmadan kalmış olan gereksinimlerimizin karşılanmasıyla birdenbire ortaya çıkan ve dönemsel olarak yaşantılanan bir duygudurumudur. Sürekliliği mümkün değildir, çünkü insan ancak birbirine zıt olanları yoğun olarak hissedebilir. Arka cebimize koyduğumuz cüzdanı bir süre sonra hiç hissetmememiz gibi, yokolup gider mutluluk duygusu da.
Pozitif Psikoloji Muhafazakar mı?
Pozitif psikolojinin temel iddiası, mutluluğun – iyimserlik, olumlu duygular vb. – yalnızca arzulanan değil, aynı zamanda sağlık ve başarıyı beraberinde getirdiği için yararlı bir durum da olduğudur. Martin Seligman da sayısız bilimsel çalışmanın mutlu insanların mutsuz insanlara göre daha uzun yaşadıklarını gösterdiğini yazar. Başka bir deyişle, mutsuzluk hastalık ve zayıflık kaynağı olduğundan dolayı mutlu olmak için çaba göstermek zorundayız. Bu düşünceye göre mutluluk sadece bir araçtır, daha sağlıklı yaşamanın ve başarıya ulaşmanın bir aracı.
Ama bu söylemin belirsiz olan bir yönü var. Yapılan hiçbir çalışma ne yazık ki şuna açıklık getirmiyor. İnsanlar mutlu oldukları için mi sağlıklılar, yoksa sağlıklı oldukları için mi mutlular? Seligman’ın en çok üzerinde durduğu çalışma rahibelerle yapılan, mutlulukla uzun hayatın ilişkisi üzerinde duran bir bilimsel çalışmadır. Kendini mutlu hisseden rahibeler 90 senenin üzerinde yaşarken, kendini mutlu hissetmeyenler 70-80 yıl arasında yaşamışlar. Yalnız bu arada mutluluk kriteri olarak alınan şey de sıradan insanın mutluluk kriterleriyle pek uyuşmuyor. Kendini mutlu olarak değerlendiren rahibeler 1930’lu yıllarda hayatlarının neredeyse başlangıçlarında kendilerini Tanrıya adadıkları için çok mutlu olduklarını ifade ediyorlar.
Yine Seligman’ın başvurduğu bilimsel olduğu iddiasındaki bir çalışmada, mutlulukla ilgili bildirim değil, üst sosyoekonomik sınıftan ailelerin çocuklarının devam ettiği elit bir okul olan Mills Kolej ögrencisi kızların yıllık fotoğraflarındaki gülümsemeleri değerlendiriliyor. 1950’li yıllardaki yıllık fotograflarında „içten“ gülümseyen kızların yıllar sonra mutlu evlilikler yaptığı ve mutlu bir hayat sürdükleri tespit ediliyor. Bu çalışma Wisconsin’de elit olmayan bir okuldan mezun kızlarla yapılan bir çalışmada teyit edilememiş. Yani yıllıkta „içten“ bir gülümsemesi olan kızların, erişkinlik hayatlarının da daha mutlu geçtiği gösterilebilmiş değil.
Pozitif psikologların dayandığı başka bir çalışmada, 65 yaşın üstünde Meksika kökenli Amerikalılar araştırılıyor. Kendilerini mutlu olarak tanımlayanlar daha uzun yaşıyorlar ve kendilerini mutlu olarak tanımlamayanlardan daha az zayıflar. Seligman’a göre anılan bu 3 çalışma hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde mutluluğun uzun ve sağlıklı bir yaşamla uyumlu olduğunu göstermektedir. Pek de bilimsel bir çıkarım olmadığı su götürmez.
Bunun yanında mutlu olmanın uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmeye etkisi olmadığını gösteren de birçok çalışma olduğunu belirtmek gerek. Göğüs, gırtlak, akciğer kanseri olan hastalarla yapılan çalışmalarda mutlu olmanın ya da iyimserliğin hastaların hayatlarını uzatmadığı da gösterilmiştir. Hatta bazı çalışmalar, kötümserlik gibi olumsuz özelliklerin sağlık açısından uzun vadede iyimserlik ve mutluluktan daha önemli olduğunu göstermektedir. 2002 yılında yapılan bir çalışmada hafif depresyonu olan kadınların yaşam süresi beklentilerinin depresif olmayan kadınlara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştiur. Kaliforniya’da 1000 okul çocuğu üzerinde yapılan uzun erimli bir çalışmada iyimserliğin orta ya da ileri yaşlarda erken ölümlere neden olabildiği gösterilmiştir. Bunun nedeni de iyimser insanlar daha fazla risk almaları ve kendilerine dikkat etmemeleri olarak açıklanmaktadır.
Başka şaşırtıcı bir çalışma da 2001 yılında Seligman’ın kendisinin de katıldığı bir çalışma olmuştur. Bu çalışma yaşlı, kötümser insanların bir yakınlarının ölümü gibi olumsuz bir yaşam olayından sonra depresyona girme olasılıklarının daha düşük olduğunu göstermiştir.
Yayınlanan çalışmalarda çoğunlukla olumlu duyguların sağlığa olan olumlu etkilerine daha çok vurgu yapılmakta, bu anlamda olumlu sonuçlar ön plana çıkarılmaktadır. Bunda medyanın olumlu sonuçlar çıkmayan çalışmalara itibar etmemesinin de payı var. Çünkü örneğin yüz metre koşusunda başarı elde etmenin cinsiyetle ilgisi yoktur, gibi sonuç medyayı ilgilendirmezken, tam tersi bir sonuç sansasyonel bir şekilde haber yapılabilmektedir.
Bu durum bilim insanlarını da etkileyebilmektedir. Pozitif psikolojinin olumlu etkilerine yönelik çalışma sonuçlarına ulaşma konusunda daha istekli ve taraflı bir tutum içine girmelerine neden olmaktadır. Ne de olsa insanlar günümüzde, yapıp ettiklerinin görülmesini, kendilerine ilgi gösterilmesini arzuluyor. Yalnızca kuru bilimsel dergilerde yayınlanması yerine çalışmalarını Time ya da Spiegel’de afili bir fotografla birlikte yayınlamak oldukça çekici gelebilir bir çok kişiye.
Ama tabii ki pozitif psikoloji üzerine yapılan haberlerden yalnızca aşırı hevesli gazeteciler sorumlu değil. Kentucky Üniversitesi’nden Suzanne Segerstrom pozitif psikolojinin şifa gücü üzerine yaptığı çalışmayla 2002 yılında Templeton Foundation Award for Positive Psychology’nin ödülünü aldığında olduğu gibi. Segerstrom bu çalışmada olumlu duygularla bağışıklık sistemi arasındaki olası bağlantıya vurgu yapıyordu. Bağışıklık sisteminin kanserde oynadığı rol henüz tam olarak ortaya konamadı, ama soğuk algınlığı gibi viral hastalıklardaki koruyucu etkisi tartışılmaz bir gerçek. Olumlu duygularla bağışıklık sistemi arasında bir bağlantı olup olmadığı ise apayrı bir soru olarak duruyor ortada. Martin Seligman ise bu konuda oldukça emin. Ona göre „mutlu insanların bağışıklık sistemleri mutlu olmayanlara göre çok daha bozulmamış durumda.“
Segerstrom 1998 yılında bağışıklık sisteminin önemli hücrelerinin kandaki miktarını ölçerek yaptığı bir çalışmada, iyimserliğin bağışıklık sisteminin gücüyle olumlu bir korelasyon gösterdiğini iddia ediyor. Oysa iki üç yıl sonra yaptığı bir başka çalışmada tam tersi sonuçlara da ulaşıyor. Yani kötümserlerin bağışıklık sistemlerinin belli koşullarda iyimserlerden daha güçlü olduğunu gözlüyor.
Segerstrom gazetecilere bu olumsuz ve çelişkili sonuçlardan bahsettiğinde hiç de umduğu ilgiyi göremiyor. 2002 yılında New York Daily News’a verdiği bir ropörtajda, iyimserliğin sağlık açısından avantajlarına dikkat çekiyor ve „iyimserlerin yalnızca duygusal yönden dengeli“ olmadıklarını, aynı zamanda „daha güçlü bağışıklık sistemleri“ olduğunu belirtiyor. Kendisiyle yapılan bir telefon konuşmasında elde ettiği olumsuz bulguları göz önünde tutmaması yönünde medyadan bir baskı görmediğini söylüyor. Ama biraz sıkıştırıldığında ve aldığı ödül sorulduğunda, sıkkın bir şekilde „kimsenin sıfır sonuca ödül vermediğini“ belirtiyor.
Templeton Vakfı bu yüzyılın başından beri pozitif psikoloji konusunda çalışan kişileri maddi olarak destekliyor. Seligman’ın başında olan merkez, çalışmaları için 2,2 Milyon Dolar alırken, farklı küçük araştırma grupları 1,3 Milyon Dolar para almışlar. Bu vakıf dine bilimsel bir zemin oluşturmak için yapılan çalışmaları desteklemesiyle de tanınıyor.
Vakıf 1972 yılında milyarder yatırımcı John Templeton tarafından kurulmuş ve her yıl dindeki ilerlemelerle ilgili olarak bir Templeton ödülü veriyor. İddiası da Nobel ödüllerinin dolduramadığı boşluğu kapatmak. Vakıf dini bilimselleştirme iddiası adı altında çeşitli projelere imza atıyor. Bunlardan biri evrim teorisine alternatif olarak sunulan „intelligent design“. Ama olumlu sonuçlar alamayınca, spritüel ilgisini duaların etki gücünü araştırmaya yönlendiriyor ve buradan da hiçbir sonuç çıkmıyor.
Büyük olasılıkla Templeton pozitif psikolojinin iyimser iddialarından oldukça etkileniyor. Maddesel olanın üstünde ruhsal bir gücün varlığını, spritüel bakış açısından oldukça çekici bir alan olarak algılamış olsa gerek.
Ama bu vakfın bağlantıları bu kadarla da kalmıyor. Templeton Vakfı politikayla da ilgili, Cumhuriyetçileri destekliyor. Let Freedom Ring adlı bir grubu finanse ediyor ve George Bush’a 2004 seçimlerinde Evangelikanların oylarını garanti ediyor. 2007 yılında da Freedoms’s Watch adlı derneği destekliyor. Bu dernek de Irak savaşı sırasında bu savaşla ilgili televizyon reklamlarını finanse eden bir kuruluş ve sık sık Irak’la El Kaida örgütünü benzer ve birlik içinde gösteriyor. Ayrıca Kaliforniya’da eşcinsel evliliklerin yasaklanmasıyla ilgili yasanın çıkarılmasıyla ilgili kampanyaları destekliyor.
Pozitif psikolojini kurucusu Seligman’ın kendisi de sağ ideolojileri benimsiyor. Psikiyatri içinde önemli yer tutan, kurbanların, travmatize olmuşların ruhsal sorunları ve kurbanlarla ilgili araştırmalara sıcak bakmıyor. 2000 yılında verdiği bir röportajda aynen şunları söylüyor: „Zamanımızın kültürü, herhangi birşey yanlış gittiğinde, daha yukarıda bir gücü, iktidarı sorumlu tutma eğiliminde. Oysa başlarına gelenlerden esas olarak insanların kendi karakter yapıları ve aldıkları kararlar sorumludur.“
Pozitif psikoloji bugün muhafazakar bakışın kalbinde yatan birçok doğruyu mutluluğun ön koşulları olarak sıralıyor. Evli ve dini inançları doğrultusunda yaşayan insanların diğer insanlardan daha mutlu olduğunu söylüyor örneğin. Buradaki kritik nokta, pozitif psikolojinin söylemlerinde, hayatından memnun olmakla mutluluğu bir olarak tutmasıdır. Yani belli bir maddi sıkıntı içinde değilseniz, toplumsal kurallara harfiyen uyuyor ve bununla ilgili hiçbir sıkıntınız yoksa, toplumsal haksızlıklar sizi pek de rahatsız etmiyor ve kişisle huzurunuzu her şeyin önünde tutuyorsanız, kolayca ulaşabileceğiniz bir ruhsal durumdur memnuniyet ve mutlusunuz demektir.
Pozirif psikolojinin asıl muhafazakarlığı, bütün eşitsizliğine ve gücü suistimal etme potansiyeline rağmen statükoya sıkı sıkıya sarılmasında yatmaktadır. Hayattan memnuniyeti sorgulayan testlerde, bireyin içinde olduğu durumla ilgili duygularını sorguladığı bölümlerde aşağıdaki cümlelere dikkat edelim.
• Hayatım büyük oranda ideallerime uygun.
• Yaşam şartlarım mükemmel.
• Hayatımdan memnunum.
• Şimdiye kadar hayatta ne hedeflediysem hepsine ulaştım.
• Tekrar doğsam, hayatımda hiçbir şeyi değiştirmek istemezdim.
Pozitif düşünce gibi pozitif psikoloji de yaşam koşullarını yok sayıp, kişinin bakış açısının düzeltilmesine odaklanmaktadır. Seligman toplumsal değişimle ilgili her şeyi baştan reddetmektedir. „Yaşam koşullarıyla ilgili iyi haber: Mutluluk düzeyini arttırabilecek birkaç şey var. Kötü haber: Mutluluğu etkileyecek yaşam koşullarını değiştirmek hem pratik değil, hem de çok pahalı.“ Bu gerekçenin, toplumsal eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik bütün iyileştirici reformlar için de kullanılıyor olması ne garip ve ne büyük bir tesadüf.
Statükonun savunusuna pozitif psikolojinin en önemli „katkısı“, hayat koşullarının nasıl olduğunun bireyin mutluluk düzeyine çok az etki ettiği yönündeki „bilimsel“ bulgularıdır. Pozitif psikolojiye göre yaşam koşulları bireyin mutluluğuna %8-15 arasında etki eder. Buna kanıt olarak da, işlerini kaybeden insanların ya da ağır omurilik yaralanması sonucu sakat kalanların kısa bir sürede eski mutluluk düzeylerine ulaşmalarını gösterir.
Yaşam koşulları insan mutluluğunu arttırmak ya da azaltmak yönünde etkili değilse, poltikanın da insan hayatı için pek bir önemi yok demektir. Bu durumda neden daha iyi bir iş, daha iyi eğitim, daha iyi sağlık sistemi, daha iyi ev koşulları için mücadele edildiğini de sormak gerekiyor sanırım.
Geriye kalan tek şey, insanın iyimser ya da kötümser olmasını belirleyen geni bulmak ve insanlığa gerekli bu büyük hizmeti yapmak. Bu buluşu yapan bilim insanına Nobel mi yoksa Templeton mı ödül verir, artık siz düşünün.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*