Anna O., psikanalizin yalancı gebeliği…


Anna O. ilk psikanaliz hastası olarak kabul edilir psikanaliz otoriteleri tarafından. Başarıyla tedavi edilen ve iyileşen iljk psikanaliz hastası. Ama yıllar içinde ortaya çıkan belgeler bu iddianın gerçeği yansıtmadığını ortaya çıkardı. Psikanalitik bilginin çok önemli olduğunu, insanı bilinci ve bilinçdışıyla birlikte daha iyi anlamamıza yönelik çok önemli katkılar sağladığını düşünüyorum. Günümüzde her terapi ekolünde, ne kadar reddedilirse edilsin, psikanalizin ve neofreudian psikanalitik düşüncenin izlerini görürüz. Freud psikiyatride öylesine odak noktadadır ki, herkes onu referans alarak yer edinir kendine. Ya yanındadır ya da karşısısında. Ama mutlaka kendi yerini bulma çabası içinde Freud’un divanından mecazi anlamda da olsa geçer bütün psikiyatrlar. Bu önemi teslim etmemizin zorunluluğuna rağmen, psikanaliz tarihiyle ilgili gerçekler de ortaya çıkmalı. Anna O.’nun sözde tedavisi de bunlardan biri…
Psikanalize doğru giden yolun ilk taşları Sigmund Freud’un yaşlı arkadaşı Josef Breuer tarafından döşenmiştir. Freud da uzun yıllar, psikanalizin ortaya çıkmasının Breuer’in eseri olduğunu söylemiş ve yazmıştır. Anna O. psikanalizin bu anlamda ilk hastasıydı ve Freud’la Breuer’in ortak kitabı ‘Histeri üzerine çalışmalar’ (1895) kitabına da Freud’un ısrarları üzerine alınmıştı. Freud bu hastanın tedavisine aktif olarak katılmamış olmasına rağmen, kitaba alınmasında ısrarcı olmuştu. Anna O. tabii ki müstear bir isimdi ama bu, hastanın kimliğinin anonim kalmasını sağlayamadı.
Kitapta Anna O. vakası şu sözlerle bitiyordu: “Anna O. sayısız şikayetinden kurtulmuş olarak tedavisine son verildi. Daha sonra bir seyahat için Viyana’dan ayrıldı ama ruh sağlığına tam olarak kavuşabilmesi için daha uzun bir süreye ihtiyaç duydu. Artık tam anlamıyla sağlığına kavuşmuş durumda.” Bu sözlerden Breuer’in uyguladığı tedavinin başarılı olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Ama gerçek biraz farklı…
Anna O. Viyanalı zengin bir Yahudi ailenin kızıydı. Breuer’in vakasını okuyan her dikkatli Viyanalı bunu hemen farketti ama kimse bunu açığa çıkarma gereği duymadı. Bunu yapan 1953 yılında, Freud’un en sadık biyografi yazarı Ernest Jones oldu.
Bertha Pappenheim da artık ünlü bir kadındı, 1954 yılında adına bir posta pulu bile çıkarıldı. Ama kesinlikle psikanalizin ‘manevi annesi’ olduğu için değil, 1900’lerde ‘Yahudi Kadın Birliği’ni kurduğu ve hayatını Yahudi kadın ve çocuklara adadığı için.
Breuer’in notlarına göre, Anna O. çok zeki, hayal gücü çok zengin, oldukça sosyal ama biraz kaprisliydi. Cinsel olarak henüz olgunlaşmamıştı. Ruhsal olarak güçlü değildi ve Breuer’e söylediğine göre, ‘özel tiyatrom’ olarak adlandırdığı gündüz düşleri ‘üretiyordu’.
1880 yılında babası ağır bir hastalığa yakalandı. Büyük ihtimalle verem olmuştu. Babasının hastalığı Bertha’nın sorunsuz ve tekdüze hayatına da son verdi. Annesiyle birlikte kendilerini babasının bakımına adadılar. Annesi gündüzleri, kendisi geceleri babasının başından ayrılmıyotrdu. O sırada 21 yaşındaydı.
Bu hastalık süreci Bertha’ya fazla geldi. Birkaç hafta içinde zayıf düştü ve kendisi tıbbi yardıma ihtiyaç duyar hale geldiği için hasta babasının bakımına devam edemedi. Ama hiçbir doktor kendisinde organik bir hastalık teşhis edemedi. Aile Aralık 1880 tarihinde Josef Breuer’e başvurdu. Başvuru şikayeti şiddetli öksürüktü. Aynı zamanda görme bozuklukları, bedeninin birçok yerinde ağrılar, felç benzeri bulgular ve sağ kolunda duyu kaybı vardı. Breuer ruhsal bir hastalıktan şüpheleniyordu. Bertha, Breuer’e birinden ötekine çok hızlı gidip geldiği iki ayrı bilinç düzeyi tarif ediyordu. Görece olarak normal olup olumsuz duygulara daha meyilli olduğu bir ruh halinden, sanrılar içinde agresif bir tutum gösterdiği bir bilinç durumu arasında gidip geliyordu. Öğleden önceleri birinci bilinç düzeyindeyken, öğleden sonraları ‘uykuya benzer’ olarak tanımladığı ikinci bilinç düzeyine geçiyor, akşama doğru ‘uyanıyordu’.
Peki bu karmaşık tabloya nasıl gelindi? Babasının ameliyatlarından bir tanesinden önce babasının yatağı başında yarı uykulu halde otururken, babasına onu öldürmek için yaklaşmakta olan siyah yılanlar görmüştü. O yılanları ellerini kollarını kullanarak kovmak istemiş ama sağ kolu tutmamıştı. Dua etmek istiyordu ama ya edemiyor ya da yalnızca ingilizce yapabiliyordu bunu. Almanca tek kelime söyleyemiyordu; iki hafta boyunca sustu. Sonunda yalnızca yabancı dilde bir şeyler söyleyebilir hale geldi. Öncelikle ingilizce ama bazen fransızca ve italyanca da. Sonuç olarak Bertha histerik bir izlenim bırakıyordu.
Breuer’e hemen güvendi. O yanında olmadığında kötüleşiyor, onun varlığında iyileşiyordu. Breuer öncelikle yatak istirahati verdi ona. Hipnoz tekniğini uygulamaya karar verdi. Hipnoz altında sorunlarından bahsetmeye başladı Bertha. Breuer onu dikkatle dinliyor ve bu da belirtilerin kaybolmasına neden oluyordu!
1 Nisan 1881 tarihinde durumu biraz düzeldi, 5 Nisan’daysa babası öldü. Bertha kimseyi tanıyamaz hale geldi. Tek istisna Breuer’di. Alman dilini unutmuştu, yemek yemeyi reddediyordu. Yalnızca Breuer biraz besleyebiliyordu onu. O bir yerlere gittiğinde sanrılar görüyordu. İnithar düşünceleri vardı ve bunun üzerine Viyana yakınlarında Inzersdorf adlı bir kasabada kliniğe yatırıldı. Breuer akşamları onu ziyaret ediyor ve anlattıklarını dinliyordu. Bu da onu rahatlatıyordu. Bertha buna ‘talking cure’ diyordu. Breuer Inzensdorf’a bir iki hafta gidemeyince Bertha çok kötüleşiyordu. Breuer geri dönünce her şey daha iyi oluyordu. Bu konuşmalara ihtiyacı vardı çok açık ki; Breuer bu konuşmaları özel bir terapi yöntemi olarak tanımlıyor, ‘katartik yöntem’ diye adlandırıyordu: Bir belirti üzerine ayrıntılı olarak konuşmak bozukluğun düzelmesini sağlıyordu.
Bertha’yı tedavi ederken kullandığı yöntemi tanımlamak için seçtiği kavram olan katarsis başkaları tarafından da kullanılmıştı. Hatta daha Aristotales’ten beri kullanılan bir kavramdı. Martha Bernays’ın amcası Jakob Bernays, Aristotales’deki katarsis kavramı üzerine çalışmalar yapmıştı. Aristotales katarsis kavramını tiyatro, özellikle de trajediler için kullanıyordu. Aristotales’e göre, sahnede bir kahraman herhangi bir duyguyla (ör: korku) başa çıkmayı başarırsa seyirci de bu duygudan kurtuluyordu. Bu durumu katarsis olarak adlandırıyordu Aristotales.‘Şiir Sanatı’ adlı yapıtında, acıma ve korku gibi duyguların uyandırılması yoluyla onlardan kurtulmanın mümkün olduğunu söylüyordu. Seyirciler de bu sayede bu olumsuz duygulardan ‘azade’ oluyorlardı.
120 yıl önce katarsis kavramı genel tıpta da kullanılıyordu ve bedenin müshil ilâçlarıyla ‘temizlenmesi’ demekti. Breuer ve Freud’a göre de katarsis belirtilerden kurtulmak anlamına geliyordu. Bu sayede hastalar gerginliğin azaldığı bir ortamda (ör: hipnoz altında) travmatik anıları anımsayabiliyor ve bir yandan aynı duyguları hissederken, bir yandan da bunlar hakkında konuşabiliyorlardı.
İlk katarsis yaşantısı tıp çevrelerinde Anna O.’nun tedavisiyle tanındı. Anna O. yaz sıcağınıa rağmen sıvı almamakta direniyordu. Breuer yoksa, hiç sıvı almıyordu. Bu rahatsızlıktan Breuer’e bunu başlatan olayı anlatabildiği zaman kurtuldu. Bir gün bir arkadaşının köpeğinin insanların kullandıkları bir bardaktan su içtiğini görmüştü. Bu görüntü Bertha’da ağır bir tiksinti duygusu uyandırmıştı. Bunu anlattıktan hemen sonra koca bir bardak su içmiş ve hipnozdan dudağına dayalı su bardağıyla uyanmıştı. Bu içme bozukluğu “böylece tamamen ortadan kalktı.”
Anna O. vakasında katarsis yöntemi şöyle uygulanıyordu: Bütün belirtiler tek tek tedavi ediliyordu. Her belirtiye ait yaşantılar en sonuncudan ilkine doğru, mümkünse bu sıra gözetilerek anlatılıyor ve bu anlatım sonrasında o belirti ortadan kalkıyordu. Anna O.’nun katarsisinde böyle 108 evreden geçilmesi gerekti ve sonunda babayla olan bir yaşantıya kadar gelindi. Birbirine çok benzeseler de bütün belirtiler tek tek ele alınıyordu. Bu her zaman kolay olmuyordu tabii. Bertha bazen neredeyse uyuşmuş bir halde oluyordu Breuer’le çalışırken. Breuer kelimeleri ağzından tek tek almak zorunda kalıyordu neredeyse. Bu da zaman ve para demekti.
Bertha 1881’in sonbaharına kadar Inzersdorf’ta kaldı. Aralık ayında yeniden kötüleşti ve yeni bir fenomen ortaya çıktı. Öğleden sonraları geçmişe gidiyor ve tam olarak bir yıl öncesini yaşamaya başlıyordu. Annesinin tuttuğu bir günlükten gerçekten tam bir yıl öncesini saat saat yaşadığı tespit edilebiliyordu.
Breuer’in akşamları yaptığı ziyaretler artık yetmiyordu, öğleden önce de gelmeye başlamıştı. Breuer’in yazdığına göre seanslar başarılıydı. Yavaş yavaş tedavinin sonuna yaklaşılıyordu. Breuer Freud’a tedaviyi detaylarıyla anlatıyordu. Ama etik bir sorun yok muydu burada? Çünkü Freud’un evlenmeyi planladığı Martha’yla Bertha çok iyi arkadaştılar…
Bugünkü bilgilerimizle Bertha Papenheim’ın hayatı hakkında ne söyleyebiliriz? Breuer değil de bir başkası tedaviyi üstlenmiş olsaydı Bertha 1881-1882 yıllarını nasıl geçirirdi? Bertha’yla Breuer arasındaki ilişki tedavi sırasında nasıldı? Papenheim hakkında yazılan biyografilere baktığımızda şaşkınlıktan şaşkınlığa düşüyoruz. Breuer’in aldığı hastalık notları yalan demesek bile, birçok çarpıtmayla dolu gibi…
Bertha acı dolu hikayeleriyle ailesi ve Breuer’in ilgisini kazanmayı ve odak noktasında kalmayı öğrenmişti. Bu sayede ilişkilerinde dizginleri eline almayı başarmıştı. Breuer her gün 2-4 saat ona gelmek ‘zorundaydı’ örneğin. Breuer’e olan duygularının yoğunluğu 1882 Temmuz’unda yaşanan histerik bir doğum sahnesiyle ortaya çıkmıştı. Bertha Breuer’in çocuğunu doğurduğu bir sahneyi ‘oynuyordu’ bu histeri krizinde. Breuer bu durumdan 1895’de yayınlanan metinde hiç bahsetmedi ama her şeyi Freud’a anlatmıştı.
Bazı yazarlar Breuer’le hastası arasında daha yakın bir ilişkinin yaşanmış olabileceğinden söz ediyorlar. Buna kanıt olarak da Breuer’in karısının yaşadığı kıskançlık krizlerini gösteriyorlar. Breuer Bertha’yı cinsel olarak olgunlaşmamış, hiçbir aşk yaşamamış olarak tanımlıyor ve dolayısıyla cinselliğin şimdiki hastalığının gelişiminde herhangi bir rol oynamadığını söylüyordu. Bununla kendini koruma altına almaya çalışıyordu belki ama, varılan nokta pek de öyle olmadı. Bilemiyoruz…
Breuer Bertha’nın bütün hastalık belirtilerini ciddiye almış gibi gözüküyordu. Oysa büyük olasılıkla bütün bu belirtiler Bertha tarafından uyduruluyordu. Ve Breuer de bunun farkındaydı. Her seansın sonunda bütün bunların ona ne kadar tuhaf gözüktüğünü söylüyordu. Oynadığı bu ‘özel tyatro’ya inanmıyordu. Freud ve Jones da Bertha’nın itiraflarına pek inanmıyorlardı. Kısacası herkes bir hastalık taklidinin varlığından (simulasyon) emindi. Zaten Bertha’nın hipnotik ya da hipnoz benzeri bütün bilinç durumları Breuer tarafından daima belli belirsiz şekilde tarif ediliyordu. Hipnoz da öyle bir fenomendi ki, yaydığı aura nedeniyle net çıkarımlar yapmak hiçbir zaman mümkün olmuyordu. Bertha da her hipnoz seansından sonra çelişik durumların hepsini geriye dönük olarak düzeltiyordu. Her şeyi bu kadar iyi anımsayabilmesi ‘oyun’ oynadığını daha da çok düşündürüyordu.
Bertha’nın hipnozla ilgili ayrıntılı bilgisi nereden geliyordu peki? 1880’lerde hipnoz ve histeri Viyana’da moda fenomenlerdi. Bertha tiyatro sahnesinde hipnoz yapan C. Hansen adlı bir oyuncunun hayranıydı ve devamlı onu izlemeye giderdi. Kendisinin hipnozda olup olmadığını test edilmesine kesinlikle izin vermezdi; kimse de kuşkulanmıyordu zaten. Annesinin günlüğünü bulduğu ve okuduğu da sonradan farkedilmişti. Her öğleden sonraki regresyon sahneleri günlüğe göre düzenleniyordu. Bertha’ınn uzun süre hiç sıvı almadığı da yalnızca onun söylemiydi. Kimse bunu kontrol etme ihtiyacı duymamıştı. İşte böyle…
7 Temmuz 1882’de Breuer tedaviyi sonlandırma kararını zaten almış gibiydi. O akşam acilen Bertha’ya çağrıldı. Bertha yukarıda bahsettiğim histerik doğum sancıları içindeydi. Bertha çocuğumun babası Breuer diyordu. Breuer kaçarcasına evi terketti ve tedaviyi sürdürmemeye kesinlikle karar verdi. 1895’de yayınlanan metinde bu tür kritik durumlardan hiç bahsetmiyor, hastanın katarsis yöntemiyle nasıl tam anlamıyla iyileşmiş olduğunu resmediyordu.
Bertha Papenheim ve doktoru Breuer arasında yaşananları şimdilik, Bertha’nın büyük ve yanıtsız kalmış aşkı olarak açıklamak dışında bir seçeneğimiz yok. Henüz yayınlanmamış belgelerin gün ışığına çıkmasıyla başka bilgilere de ulaşma şansımız bir gün mümkün olabilir…
Gerçek şu ki, Breuer 1881 ve 1882’de İsviçre Kreuzlingen’deki bir senatoryuma Bertha’yı alıp alamayacaklarını sormuştu. Kendini aşırı yük altında kalmış hissediyordu ve tedaviye nasıl devam edeceğini de bilmiyordu. Her hâlûkarda hastasını da ortada bırakmak istemiyordu. 1882 yılında Bertha sakinleştirici ilâç bağımlılığı, trigeminal nevralji ve histerik fenomenlerin tedavi edilmesi için yatırıldı. Kreuzlingen’deki Psikiyatri Kliniği, daha sonra varoluşsal psikiyatrinin en önemli isimlerinden biri olacak olan Ludwig Binswanger ve ailesine aitti. Binswanger psikanaliz tanınmaya başladıktan sonra Freud’la kişisel ilişkiye de girecek ve ömür boyu ona sadık kalan insanlardan biri olacaktı. Kendi kuracağı terapi ekolü Daseinsanaliz birçok noktada psikanalizle çelişse bile Freud’a hakettiği saygıyı ömür boyu gösteren ender insanlardan biri olacaktı. Freud da yatarak tedavi görmesi gereken hastalarını psikiyatri bilgisine çok güvendiği Binswanger’in kliniğine gönderecekti.
Breuer’in Anna O.’yla ilgili yazdığı metinde yalnızca kloral bağımlılığından bahsediliyordu. Ama Kreuzlingen’deki kliniğe yazdığı epikrizde hastasına belli bir süre her gün morfin iğnesi yaptığını ve bunun sonucunda morfin bağımlılığı geliştiğini yazıyordu. Morfini azaltamadığını, çünkü kendini “oldukça çaresiz hissettiğini” belirtiyordu. Anlatılan hipnoz benzeri durumların çoğunun drog etkisi altında yaşantılanan durumlar olduğu anlaşılıyor. Kreuzlingen’deki tedavinin ilk aşaması madde bağımlılığına yönelik olmalıydı kısacası. Breuer kendini başarısız ve suçlu hissediyordu. Freud da bunu biliyordu; 1883 yılında (vakanın katarsis yönteminin büyük başarısı olarak yazılmasından tam 12 yıl önce) nişanlısına şunları yazmıştı: Breuer’in ona söylediğine göre hastanın sağlığı bütünüyle bozulmuştu. Breuer’in artık tek isteği, Bertha’nın acılarından kurtulması için ölmesiydi.
Freud daha 1883 yılında bu gerçeği bildiği halde ve Breuer ikircikli olmasına rağmen, 1895 yılında yayınlanan kitaba bu vakanın alınması için onu zorladı. Breuer’in yazdıklarını neden sansürlediğini anlayabiliyoruz. Sonuç olarak yukarıda andığım hastanın fiziksel hastalıklarından hiç bahsetmeyen, sayısız histeri belirtilerinin nasıl iyileştirildiğini dramatik bir dille hikaye eden bir başarı öyküsü çıktı ortaya. Terapistin başarısızlığından, katarsisin etkisizliğinden ve Kreuzlingen’deki tedavilerden tek bir söz yoktu.
Her hâlûkarda Breuer 1882’de Bertha’nın doktoru olmaktan vazgeçti. 1883’den 1888’e kadar birçok defa senatoryumlarda yattı Bertha ve yavaş yavaş iyileşmeye başladı.
1889 yılında ailesiyle birlikte Frankfurt’a göç etti. Bertha çok yetenekli bir genç kadındı ve kendine anlamlı bir uğraş arıyordu. Zor koşullarda yaşayan Yahudi kadınlara ve evlilik dışı doğdukları için dışlanan Yahudi çocuklara elini uzatmaya karar verdi. Müstear bir isimle kadın hareketiyle ilgili ingilizce metinleri almancaya çevirdi. Kendisi ‘Kadın Hakları’ adlı bir oyun kaleme aldı. Bunun dışında P. Berthold gibi erkek adını çağrıştıracak müstear bir isimle birçok başka metin de yazdı. Polonya’da küçük Yahudi kızların satılmasına karşı mücadele etti. Türkiye, Yunanistan, Filistin, Mısır ve Rusya’da hayat kadını olarak çalışan Yahudi kadınların yaşam koşullarının düzeltilmesi için uğraştı. Yahudi kadınların durumunu anlattığı yazılar ve Yahudi hayat kadınlarının çalıştığı genelevlerin Yahudiler tarafından işletildiğini açığa çıkarması, İstanbul’daki sinanogun küçük Yahudi kızların satışından kazanılan parayla finanse edildiğini açıklaması Yahudi karşıtları için malzeme oldu. O dönem Almanya’da Nazilerin kalesi durumundaki ‘Stürmer’ gazetesi Bertha Papenheim’ın metinlerinden alıntılarla doluydu.
Bertha nazizmin yükselişini ve yapabileceklerini kestirememiş ve bu nedenle Yahudilerin ülkeyi terketmesine karşı çıkmıştı. Durumun vahametini farkettiği zaman da sağlık durumu göç etmesinin önünde engeldi. Neyse ki 1936 yılında doğal yoldan ölebilme şansına kavuştu.
Bütün bunları bir yana bırakırsak şunu söyleme hakkına sahibiz: Her üçü de yalan söyledi. Bertha Papenheim, Joseph Breuer ve Sigmund Freud. Bertha o dönemde büyük olasılıkla madde bağımlısıydı ve sorunmluluklarından kaçmak, ilgi odağı olmaya devam etmek için hasta taklidi yapıyordu. Breuer ve Freud da vakayı sunarken gerçekleri sakladılar ve vakanın tedavisini anlatırken teorilerini destekleyecek değişiklikler yaptılar.
Freud, 1895 yılında Anna O. vaka olarak sunulduğunda hastanın gerçek kimliği kesinlikle ortaya çıkmaz diye düşünüyordu. Ama öyle olmadı. Yine de gizlenerek yaşamaya alışmış Yahudi cemaati sesini yükseltmemeyi tercih etti.
Gerçekten de Anna O. vakası yayınlandığında uluslararası bir sansasyon yarattı. Anna O. Bertha’nın gerçek yaşam öyküsünden bağımsız, psikanalizin ilk hastası olarak sayısız yazının, değerlendirmenin konusu oldu. 1916/17 yıllarında Freud hâlâ Breuer’in terapi yöntemini psikanalitik terapinin temeli olarak adlandırıyordu. 1925 yılında da, bilinen bütün gerçeklere rağmen, Breuer’in Anna O.’yu iyileştirdiğini yazmaya ve söylemeye devam etti. Gerçi psikanalizin kurucusu olarak Breuer’i görmüyordu artık. Psikanalizin tek kurucusu kendisiydi. Jung ve Adler’in ‘ihanetleri’ sonrasında varlığını koruyabilmek için daha kuşkucu, içine kapanık ve psikanalize yönelik eleştirilere karşı daha tepkisel olmaya başlamıştı. İçinde yaşadığı çağ düşünülürse ve amtisemitizmin geldiği boyutlar göz önüne alınırsa anlaşılabilir de bu tutuculuğu…
Anna O.’nun öyküsü günümüze kadar ortodoks psikanalitik dünya için inandırıcılığını korumaya devam etti. Freud’un en küçük kızı olan ve bir anlamda psikanaliz mirasını devralan Anna Freud da 1972 yılında Anna O.’nun başarıyla tedavi edildiğini iddia ediyordu.
Bertha Papenheim’ın daha sonraki yıllarda psikanalize karşı bir tutum içinde olduğunu biliyoruz. Yakınlarından psikanalize gitmeye kalkanları vaz geçirmek için elinden geleni yapıyordu.
Ama bütün bunlar psikanalizin önemini azaltmıyor en başta ifade ettiğim gibi. Evet Freud’un nörozları anlamaya çalışırken ilk ortaya attığı ve çocuklukta yaşanan cinsel taciz üzerine kurduğu teorisini (Verführungstheorie) terketmesi, kendi kişisel yaşantılarından çıkarak her küçük erkek çocuğun annesine âşık olduğunu iddia etmesi ve benzeri açıklamalar bugün artık geçerliliğini yitirmiş olsa da, insanı daha iyi anlamamızın önünü açan en büyük düşünürlerden biri Sigmund Freud’dur.

Alper Hasanoğlu

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*