Narsistlerin acıklı hikayesi…

Ahmet Altan’ın son romanı Son Oyun’unu psikodinamik açıdan yorumladığım bir eleştiri yazısı kaleme aldım. Bu yazının daha kısa versiyonu Akşam Kitap Eki’nin son sayısında yayınlandı. Burada tamamını okuyabilirsiniz.

Son Oyun’un son satırlarını okuyup kitabı kapattığımda güzel ama farklı bir polisiye romanı bitirdiğim duygusu vardı içimde. Romanı, o kasabayı, kahramanları özleyeceğimi biliyorum. Çünkü kasabayı, oradaki hayatı çok iyi veriyor, kasabanın ve kahramanların acılarını hissetmemizi sağlıyor Ahmet Altan. Gerçek hayatta karşılaşma olasılığınızın pek olmadığı, hele hepsine birden bir kasabada rastlama olasılığınızın hiç olmadığı kahramanlar aslında olması gereken şekilde, yani romanın kendi gerçekliği içinde çok sahiciler.
Güzel bir roman, çünkü son zamanlarda okuduğum İskandinav polisiyelerinde olduğu gibi kahramanların yalnızca yapıp ettikleriyle ve atmosferle değil, aynı zamanda iç dünyalarıyla, ruhsal yapılarıyla da ilgili. Hem de en zor olan yerde yapmaya çalışıyor bunu Altan; ilişkilerin kaygan ve karışık yapısı içinde. Farklı bir polisiye çünkü, ilk satırdan itibaren katili biliyoruz ama maktulü son sayfalarda öğreniyoruz.
Kitabın baş kahramanı bir cinayet romanı yazma isteğiyle gerçek üstü bir kasabaya yerleşen küskün ve kendini pek de başarılı bulmayan bir yazar. Başarısızlık duygusunu hafifletmek için okurunu da sorumlu tutuyor ve kendisini unutmuş olmakla suçluyor. Yetersizlikle başa çıkmanın en etkili yolu olan narsizm de varabileceği son noktaya ulaşmış durumda. Tanrıyı yaşadığımız hayatın yazarı, kendisini de romanının tanrısı olarak görüyor yazar. Kendini tanrıyla denk görme, Ahmet Altan’da sık rastlanan bir metafor. Ama bu kadar sık rastlanınca gerçek mi acaba diye düşünesi geliyor insanın. “Brisine muhtaçtım aslında ama bunun anlaşılmasından korkuyordum.” Yazarın narsizmin altında yatan onaylanma ihtiyacının utangaç bir itirafını görüyoruz burada.
Bir ateistin Tanrıyla olan sancılı ilişkisini çok güzel kaleme aldığı cesaretli bir metin olarak da okuyabiliriz bu romanı. Yazarın narsizminin kimi zaman bir zafer coşkusuyla romanın bazı satırlarını ele geçirdiğini, bazı sayfalarda ise Tanrıya teslimiyetinin şiirsel ifadesine tanık oluyoruz. Bu hızlı dalgalanma Tanrının bile kafasını karıştıracak kadar hızlı cereyan edebiliyor roman kahramanı yazarın Borderline Zuhal ve narsist Kerime Hanım’la olan ilişkisinde.
Bir aşk üçgeninin inşasına tanık oluyoruz daha ilk sayfalarda: Narsist yazar, kasabanın belediye başkanı ve narsist bir aşık olan Mustafa ve kadınsı narsistik özelliklerle donanmış Borderline Zuhal. Tutku ve acının dorukta yaşandığı sıradışı bir ilişki üçgeni. Ahmet Altan’ı da başkası kesmez.
Yazar ve Zuhal’in ilk karşılaşmasında narsist bir erkeğin kendini cezbeden bir kadınla karşılaşmasında duyduğu heyecanı çok iyi anlatıyor Altan. Yazar kendisi kadar mükemmel biriyle karşılaşmıştır. İlk soru bu kadın da bir narsist mi? Ama narsist bir erkeği bu kadar kendine bağlayabilecek, kendinden ve bütün alışkanlıklarından vaz geçemesine neden olabilecek tek kadın Borderline özellikler gösteren zeki, güzel ve duyarlı bir kadındır.
Kerime Hanım kasabanın en önemli zengini Raci Bey’in geçkince karısı. Kasabada cinselliğiyle ilgili sayısız dedikodu türetilmiş durumda. Geçkince ama şehvetini hiç saklamaması ve ne istediğini çok iyi biliyor olmasıyla yazarın ilgisini ilk karşılaşmalarında çekmeyi başarıyor. Narsist bir yazar da doğal olarak yalnızca kasabanın en güçlü erkeği olan belediye başkanının karısıyla sevişmekle yetinecek bir adam değil. O Tanrıyla konuşabiliyor ve doğaldır ki kasabanın en zengin adamının karısı olan Kerime Hanım’ın getirdiği “şekerlemeleri” yeme hakkına o sahip olabilir ancak. Kasabanın yalnızca zenginlerine hizmet sunan sıradışı hayat kadını Sümbül de yazarla özel bir ilişki kuruyor. Aşkın romandaki olası tek temsilcisi Zuhal bile orospu olmak ister. Sümbül zaten orospudur, Kerime Hanım da yalnızca şehvetin peşinde koşar. Bunu da yazar dışında kimse doyuramaz tabii ki. Tanrıyla konuşan ve kendini ona denk tutan bir yazar sıradan kadınlarla birlikte olamazdı elbette.
Zuhal, zarar görürüm diye ilişki yaşamaktan korkan bir kadın olarak hayatında olmayacak erkekler seçiyor kendine. Sevme olasılığı olmayan bir erkekle evleniyor, böylece ayrılmak canını yakmayacak. Mustafa’ya aşık oluyor, biliyor çünkü onunla ömür boyu birlikte olmak mümkün değil. Bilinçdışı bir başa çıkma stratejisi bu da. Mümkün olmayan bir ilişkiye girersen çok yakın olamazsın, bu da canını çok yakmaz. Ama bu düşüncenin yanlışlığı yaşananlardan belli oluyor. Yazar da zaten hayalle hakikatin birbirine girdiği bir yerde, sanal dünyada giriyor hayatına. Kimseyi içine almıyor Zuhal. Bİr Borderline’dan beklenebilecek her şeyi yapıyor. Altan bilerek mi yoksa yazar içgüdüsüyle mi bu kadar başarılı bir Borderline çiziyor bilmiyorum. Ders kitaplarına girebilir Zuhal, bir Borderline tanımı olarak.
Aynı şey narsist erkek ve kadınlar için de geçerli. Yazarın, Mustafa’nın erkek narsizmi ve Kerime Hanım’ın kadın narsizmi çok güzel tanımlanmış. Yazar bir yerde şöyle diyor: “Bu, çok kuvvetli bir bağ yaratıyordu ama benim yalnızlığıma dokunmuyordu.” Güvenli bağlanmaya ihtiyaç duyup da bağlanmaktan bu kadar korkan ve bunu da özgürlük maskesi altında rasyonalize eden çaresiz narsist nasıl daha güzel tanımlanabilir ki?
Mustafa, Zuhal ve yazardan oluşan aşk üçgeninde yazar Zuhal’den çok Mustafa’yı önemsiyor olabilir mi? Zuhal’le sanal dünyada yaşadığı aşk belki de ona yetecekken gizli de olsa buluşmaları, yani ilişkilerinin belli bir oranda gerçeğe dönüşmesi Zuhal’in Mustafa’nın sevgilisi olmasıyla yakından ilgili. Çünkü yazar ne yaşıyorsa aslında narsizminin altında yatan yetersizlik ve değersizlik duyguları nedeniyle yaşıyor. Zuhal ve yine yazarın sevişmekten şehvetle zevk aldığı orta yaşlı Kerime Hanım ve varlığında yalnızlığını söndürdüğü hayat kadını Sümbül. Zuhal’le Kerime Hanım kasabanın en güçlü iki erkeğine ait. Sümbül de kasabanın en özel hayat kadını. Yazarın Zuhal’e duyduğunun aşk olmadığını her fırsatta diğer iki kadınla sevişmesinden anlıyoruz.
Zuhal onu terkettikten sonra da yaşadığı memnuniyet ve rahatlama narsist yalnızlığının elinden gitmesi olasılığından duyduğu korkunun ortadan kalkmasından kaynaklanıyor. Mustafa’yla evlenmeye karar veren Zuhal’in hala ona aşık olmasından aldığı haz, Mustafa’ya, kasabanın en güçlü adamlarından birine karşı kazandığı bir zaferi temsil etmesinden kaynaklanıyor.
Kerime Hanım’la yaşadığı cinselliğin anlam kazanması ancak bu bakış açısıyla mümkün. Kasabanın en güçlü iki adamından biri olan Raci Bey’in karısı olmasa Kerime Hanım, onun getirdiği “şekerlemeler” Raci Bey’i yenmek anlamına gelmese, bu sevişmeler romanın kurgusunu bozabilirdi. İlerleyen sayfalarda Kerime Hanım’ın kendisinin de erkeksi bir narsizme sahip olduğuna tanık oluyoruz ve yazar onu da yenmek zorunda kalıyor. Nasıl yendiğini siz kitabı okuyarak keşfedeceksiniz.
Kitaptaki kahramanların tamamı narsistik bir kişiliğe sahip. Başlangıçta Zuhal’in de yalnızca narsistik yanını görüyoruz ama ilerleyen sayfalarda, birlikte olduğu erkekleri kendi duygusal dalgalanmalarına katıp o müthiş çekici ışığıyla kendine esir etmesinden Borderline kişiliğe sahip bir kadın kahramanımız olduğunu görüyoruz.
Kahramanların bu zor ama çekici kişilik yapılara sahip olmasını anlayabiliyoruz, roman kahramanı olmak kolay değil. Ama Mustafa ve Raci Bey hariç diğerlerinin neden narsist veya Borderline olduklarını anlamamız pek mümkün olmuyor. Yazarın güvensizlik ve instabilite şemasının nasıl oluştuğuna dair bilgi karısının, anne ve babasının ayrı trafik kazalarında ölmesiyle sınırlı. Geçmişlerini, onların bu kişiliğe neden sarılmak zorunda kaldıklarını anlamamızı sağlayan yaşantılar eksik kitapta. O nedenle de kahramanlar biraz havada kalıyor. Birkaç yıl sonra kitabı düşündüğümüzde, onları Ahmet Altan’ın diğer kitaplarındaki kahramanlardan ayıran özellikleri olmadığından, anımsayamayacağız maalesef. Yıllar sonra hala anımsadığımız Raskolnikof gibi bir kahraman yarat(a)mamış Altan.
Ama iki şey çok iyi olmuş. Kasabadaki çıkar çatışmasında simgeleşen Türk-Kürt meselesinin absürdlüğünü ve yöneticilerin aptallığı nedeniyle nasıl çözülemez hale geldiğini çok iyi anlatıyor Altan. Kasaba o kadar açık bir şekilde Türkiye ki. Türk-Kürt çatışmasının saçmalığının bu kadar güzel sembolize edildiği ve bu trajedinin bu kadar güzel ve can yakmayacak, kimseyi incitmeyecek bir şekilde kaleme alındığı bir metin daha bilmiyorum.
Sanal dünyanın süper egoyu bir kenara bıraktırdığını, idin, içgüdülerin kişinin benini nasıl ele geçirdiğini de adım adım çok iyi anlatıyor Ahmet Altan. Sanal ilişkinin insanın benine nüfuz ettiğini ve sonunda gerçeği de avucunun içine alarak, kişiyi hakikatle hayalin aynı şey olabileceğine inandırdığını görüyoruz. Günümüzde artık neredeyse herkesin dünyasına giren, kimsenin itiraf etmeye cesaret edemediği ama birçoğumuzun en az bir kere yaşadığı bir şey sanal ilişki. Yazar sanal dünyayı gerçek olana tercih ettiğini söylüyor ilk satırlarda. “Bir seçim yapmamı isteseler, gerçek olmayanı seçerdim, orası daha gerçekti” diye yazıyor. Acaba orası daha az korkutucu olduğu için mi bu seçimi? Bir narsistin güvensizlik ve duygusal yoksunluk şemalarıyla tedirgin olmadan başa çıkabileceği tek yer çünkü sanal dünya. Sanallığın yarattığı yakınlık hissinin hakikati nasıl ele geçirdiği ve bunun nasıl da normal olarak algılanabildiğiyle ilgili mükemmel tespitlerle dolu roman. “Hayatımda sadece iki kere gördüğüm bir kadın, üstelik bir başka erkeğe aşık ve benim yeryüzündeki en yakınım.”
Ahmet Altan fantastik bir dünya kurmuş bu kez bize. Gerçek dünyada var olması neredeyse imkansız bir kasaba, bir araya gelmesi yine neredeyse imkansız hepsi narsist kahrmanlar. Gerçek dışı ama romanın çok iyi kurgulanmış gerçekliğinde hiç sırıtmayan bir mikro kozmos.
Atmosfer yaratmada, durumları ve insan ilişkilerini kesitsel olarak etkileyici bir şekilde tasvir etmekte çok usta Ahmet Altan. Zaten en usta işi, en rafine romanı bu Altan’ın. Ama en iyi romanı mı, işte bu tartışılır.

Alper Hasanoğlu

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*