Biz hâlâ beynimizden fazlasıyız

  Fizyolog olmadan psikolog olunmaz

Nisi Physiologus nemo psychologus’

S. Freud

Psikiyatri ihtisası yapmak için İsviçre’ye gitmeden önce üç yılımı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Fizyoloji Kürsüsü’nde geçirdim ve Fizyoloji ihtisası yaptım. Psikiyatr olmak için tıp okumaya karar vermiş biri olarak da beyin fizyolojisi çalışmaya başladım. Bu üç yıl içinde Fizyoloji Kürsüsü’nden Prof. Dr. Ertan Yurdakoş, Farmakoloji Kürsüsü’nden Prof. Dr. Esat Eşkazan ve Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Fakültesi’nden  Prof. Dr. Reşit Canbeyli yol göstericilerim oldular.

Fizyoloji ihtisasımın ilk yılını, Türkiye’nin epilepsi konusunda o dönem akla gelen ilk ismi olan Prof. Dr. Esat Eşkazan’ın yanında geçirdim. Esat Hoca hem Nöroloji hem de Farmakoloji profesörüydü. Haftanın 4 günü Farmakoloji Kürsüsü’ndeki dağınık odasında Türkiye’nin dört bir yanından gelen epilepsi hastalarına bakıyordu ve ben ona zaman buldukça bu konuda da asistanlık yapmaya çalışıyordum. Posttravmatik epilepsisi olan annemin vefat edene kadar ataksız bir hayat geçirmesini sağlayan tedaviyi düzenleyen doktordu aynı zamanda Esat Hoca. Ben o sıralar henüz bir lise öğrencisiydim.

Ama Esat Hoca’nın çalışmalarının beni daha çok ilgilendiren kısmı Çarşamba günleri Farmakoloji Kürsüsü laboratuarında sıçan beyninde yaptığı epilepsi çalışmalarıydı. Sıçan beyninde, epilepsi oluşumunda önemli olan limbik sistem yapılarından amigdalanın bazolateral çekirdeğine elektrod yerleştiriyor, beyinlerini o bölgede her gün epilepsi eşiğinin altında bir elektrik akımıyla stimüle ediyor ve sekonder jeneralize tonik klonik konvulsiyonları olan epileptik deney hayvanları yaratıyorduk. Daha sonra serebroventriküler olarak yerleştirilmiş kalıcı kanüller aracılığıyla çeşitli maddeler vererek epilepsiyle ilgili deneyler yapıyorduk.

Benim bu deneylere katılmamdaki esas amaç küçücük sıçan beynine bu elektrod ve kanüllerin streotaksik yöntemlerle yerleştirilmesini öğrenmek ve kendi stres deneylerimi yapabilmek için gereken teknik alt yapıyı hazırlamaktı. Kanül ve elektrodların sıçan beynine yerleştirilmesi 3-4 saatlik bir operasyonu gerektirdiğinden sıçanların ameliyat sonrası bakıma ihityaçları oluyordu. Ama fakülte yönetiminin Temel Bilimler binasını yalnızca gündüzleri ısıtmak gibi dahiyane bir tasarruf önlemine başvurmuş olmasından dolayı, kış geceleri buz gibi olan kürsü laboratuarında deney hayvanları ölüyorlardı.  Her birine Süleyman adını verdiğimiz sıçanların ölmemesi için ben onları ameliyattan sonraki üç gün boyunca evime götürüyor, bakımlarını orada yapıyordum. Arada sırada eve gelen arkadaşlarım da beyinlerine kanül ve elektrod yerleştirilmiş sıçanları görünce bana deli muamelesi yapıyorlardı.

Daha sonra benzer koşulları kendi stres deneylerim için tez hocam ve dostum Prof. Dr. Ertan Yurdakoş’la birlikte Fizyoloji Kürsüsü’ndeki Stres Laborautarı’nda yaratmaya çalıştık ama benzer bina koşulları Farmakoloji Kürsüsü’nün bir kat altında olan Fizyoloji Kürsüsü için de geçerli olduğundan ne yapacağımızı bilemez haldeydik. Üstelik stres ve davanış deneyleri için gerekli olan koşullar, yalnızca sıçanların gece gündüz 20 derece olan bir laboratuarda bulunmaları, karanlık ve aydınlığın 12’şer saatlik periodlarla otomatik olarak değişmesi değil, aynı zamanda bizim kürsümüzde hiç olmayan mutlak bir sessizlik ortamıydı.

Emekli olduktan sonra da kürsüde maaş almadan çalışmaya devam eden tatlı laborantımız Nezahat Abla tam deneyin ortasında, yani sıçan anksiyeteyi ölçmekte kullandığımız plus maze’in (haç şeklinde iki kolu kapalı iki kolu açık stres deneylerinde kullanılan klasik bir araç) kapalı koridorundan kafasını korka korka uzattığı bir anda, laboratuarın önündeki koridordan “Lütfüüüü!” diye bağırıp asistanlar hakkında şikayetlerini dillendirerek geçer ve deney, sıçanın korkuyla plus maze’in en kapalı ve kuytu köşesine kaçarak anksiyete içinde grooming (anksiyete arttığında sıçanın iki ön ayağıyla burnunu kaşıma hareketi) yapmasıyla sonuçlanırdı.

O sırada bir tesadüf eseri imdadımıza Prof. Dr. Reşit Canbeyli yetişti. 12 Eylül 1980 sonrası gittiği ABD Columbia Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden yeni dönmüş ve Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde Deneysel Psikoloji Merkezi’ni kurmaya çalışıyordu. Tek asistanıyla birlikte deney hayvanlarında stres çalışmaları yapmak istiyorlardı. Streotaksi aletleri vardı ama onu kullanarak sıçan beyninde amigdala ve civarına nasıl gireceklerini bilmiyorlardı.

Onu bilen de bendim işte! Bizimkiyle karşılaştırıldığında mükemmel bir laboratuar ortamları vardı. Onlar benim tezimin yapılmasına destek olacaklar, bir yandan da benden streotaksi yönteminin nasıl uygulandığını öğrenerek Reşit Canbeyli’nin arzu ettiği çalışma ortamının alt yapısını oluşturacaklardı.

Esat Eşkazan, Ertan Yurdakoş, fizyoloji doktora öğrencisi Murat Mengi, Reşit Canbeyli, adını şu an anımsayamadığım için beni affetmesini dilediğim asistanı ve ben; hepimiz birbirimizden o kadar farklı kişilerdik ki. Tek ortak noktamız beynin duygulardan sorumlu merkezi limbik sistemdeki amigdala çekirdeğine sapkınca odaklanmış olmamız ve çalışmak söz konusu olduğunda aşırı mükemmeliyetçi davranış biçimimizdi.

Laboratuarda sıçanlarımızın yanına serip üzerine yattığımız matlar, onlarla deney yaparken tüketiğimiz kahveler ve sıçanları deney ortamında gözlerken hayat ve kızlar hakkında fısıltıyla yaptığımız sohbetler… Yirmili yaşların heyecanıyla hayata açılan kapının amigdala ve özellikle onun bazolateral çekirdeğinden geçtiğini sanırdım. O bilimsel heyecanla amigdalanın çekirdekleri arasında bile ayrımcılık yaptığımı anımsıyorum. Amigdala’nın santral çekirdeği bir sürü bilimsel yayında bazolateral çekirdeğe göre, benim doğrulamaya çalıştığım hipotez için daha önemli bir çekirdek olarak gözüküyor olmasına rağmen, ben içten içe bazolateral çekirdeği tutuyordum. Beşiktaşı tutar gibi neredeyse. Sonunda santral çekirdek galip çıktı ve ben tezimi onun üzerine kurdum. Ama inanın hâlâ mesafeliyimdir o çekirdeğe karşı.

Neden biliyor musunuz? İlk göz ağrım bazolateral çekirdek olduğu için. Esat Hoca’yla yaptığımız çalışmada ‘pirenzepinin epilepsinin oluşmasında önem taşıyan kolinerjik sisteme etkisinde bazolateral çekirdeğin rolü’nü inceliyorduk ve ben bazolateral çekirdeğe yerleştirilmiş elektrodları olan Süleyman’larla gecelerimi geçirmiştim anneannemin bana Cerrahpaşa’ya yakın olduğu için verdiği Yedikule’deki küçük evde.

Ben kendi çalışmamda ‘serebroventriküler olarak uygulanan corticotropin-releasing factor’ün (CRF) amigdala santral çekirdekleri hasarlanmış sıçanların stres etkenlerine yanıtı’nı çalıştım. CRF antagonistlerinin depresyon tedavisinde çığır açacağına inanıyordum o genç yaşımda. Delicesine okuduğum bütün sinirbilim yayınlarında her şey o kadar açık ve netti ki. Basel Üniversitesi Psikiyatri Bölümü’ne araştırma asistanı olarak gittiğim ilk altı ayımda Roche’un (merkezi Basel’dedir) CRF antagonistleriyle ilgili antidepresan çalışmalarını yürüttükleri laboratuarları gezme şansım olmuş ve hayran kalmıştım. Kendi primitif çalışma koşullarımıza üzülerek bir yandan.

Depresyonu kesin olarak tedavi edecek ilâcın üretilmesine çok az kalmıştı. Pfizer’in ABD’de yine CRF antogonistleriyle yaptıkları çalışmaya göre çok ilerdeydiler. Depresyonun düğümü benim 13 yılımı geçireceğimi henüz bilmediğim Basel’in ortasından akan Ren nehrinin kıyısındaki Roche’un laboratuarlarında çözülecekti.

Her şey beyin fizyolojisiydi benim için o zamanlar. Hatta beynin tamamı da değil. Limbik sistem, hipokampus, prefrontal korteks. Bu merkezler arasında gidip gelem glutamat, GABA vazopresin, oksitosin ve diğer nörotransmitterler. Seretoninin salgılandığı dorsal raphe çekirdeği vs. Öylesine emindim ki bütün psikiyatrik hastalıkların bu merkezler arasındaki nörotransmitter trafiğinin bozulmasıyla ortaya çıktığından ve onlara yapılacak müdahelelerin her şeyi tekrar düzelteceğinden.

Ta ki sıçanlardan insanlara geçip farklı psikoterapi ekolleriyle tanışana kadar. İnsan davranış ve düşüncelerini anlamaya başladığım ilk bilişsel davranışçı terapi süpervizyonlarına, insan ilişkilerindeki sistemi insanların kendilerinden bağımsız olarak değerlendirmemiz ve ilişki söz konusu olduğunda insanlara değil ilişkinin dinamiğine odaklanmak gerektiğini öğrenmeye başladığım ilk sistemik terapi süpervizyonlarına, ilişkilerde insanların neden böyle davrandıkları ve düşündüklerini ve bu davranış ve düşünceler sonrasında ortaya çıkan duyguları daha iyi anlamaya başladığım ilk psikanalitik süpervizyonlara kadar.

Zaten Roche da CRF antagonistlerinden umudunu çoktan kesmişti. Ben de bir süre psikoterapi fanatiği oldum. Son birkaç yıldır bir sarkaç gibi sinirbilim ve psikoterapi arasında salınmış olan beynim duruldu ve her ikisine de belli bir mesafede olmam gerektiğini öğrendim.

O nedenle fanatikçe diğer tarafa saldıran (sinirbilime ya da psikoterapiye) daha genç meslektaşlarımızın bilimsel sarkaçlarının en azından yer çekimi etkisiyle durulacağına inanıyorum. Diğer tarafı yeteri kadar tanımadıkları için fanatikleşmiş olanlar ise bir süre daha narsistik kuyularının karanlığında kalmaya mahkumlar gibi. Alper Hasanoğlu

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*