Nöropsikoterapi… Mümkün mü?

Sinirbilim başarılı bir psikoterapi sırasında hastanın beyninde ne olduğunu gösterebilir mi? Hatta terapiyi destekleyen bir işlev kazanabilir mi? Bunu henüz bilmiyoruz.

Mezarın başında bir adam duruyor. Üzgün ve çaresiz. Ayrılamıyor oradan, nereye gideceğini, ne yapacağını ve hatta bir şey yapması gerekip gerekmediğini bile bilmiyor. Yaşadığı kayıp dayanılacak gibi değil.

Belki kendiyle ilgili bir mezar bile değil. Taşı eğri, tek bir çiçek bile yok mezarda. Adam geçerken şöyle bir uğrayıp bakmak istemiş gibi. Kısa bir süre orada duracak, sonra yoluna gidecek. Ardından bir sürü şey olacak, hayat devam edecek.

Her iki tasvir de aynı kişiye ait ve aynı sahne için yapılmış. İlki ağır bir depresyonun ortasındayken, diğeri ise psikoterapi sonrası depresyon atlatıldıktan sonraya ait. Birbirinden bu kadar farklı iki tasvir depresyonla depresyon iyileştikten sonraki durum arasındaki farkı çok net gösteriyor. İlki çaresizlik ve belirgin bir pasifliği yansıtırken, ikincisi açık ve gelecek odaklı.

Bir terapistin emniyetli ve güvenli ofis ortamında gerçekleşen psikoterapinin hastanın beyninde ne yaptığına dair yapılan çalışmalar var. Örneğin fonksiyonel manyetik rezonans tomografi cihazıyla yapılan bir çalışmada bireylerin mezarlıkla ilgili bir fotoğrafa verdikleri tepkiler ve bu tepkiler sırasında beyinde olan biten incelenmiştir. Sonuçta, gösterilen mezarlık fotoğraflarına, depresif bireylerin beyinlerinde belli bölgelerin sağlıklı deneklere göre daha güçlü tepki gösterdiği belirlenmiştir. Bu durum terapi sürecinde değişime uğrar. Başarılı bir psikoterapi sonrasında depresyon iyileşince, bu beyin bölgelerinde aktivasyon sağlıklı deneklerin beyin bölgelerindeki düzeye gelir.

Sigmund Freud’un kendisi de doğa bilimleri temelli bir psikolojinin hayalini kurmuştu. Daha 1885’te psikolojik süreçlerin maddi parçacıkların, yani nöronların aktivitesiyle açıklanabileceğini yazmıştı.

Ama Freud’un hayallerinin gerçekleşmesi için çok erkendi. Zamanın sinirbilimi onun sorularını yanıtlayabilecek durumda değildi henüz. Çok kısa süre öncesine kadar da sinirbilim henüz algılama ve hareketlerin idaresi gibi daha basit bilişsel süreçleri anlayabilecek durumdaydı. Birkaç yıldır daha yüksek bilişsel işlevleri kavrayacak durumda sinirbilim: Bellek, karar alma, emosyonlar, duygudurum ve sosyal etkileşimler gibi. Böylece psikoterapinin ana konuları sinirbilimin alanına girmiş oldu. Yavaş yavaş ama güvenli adımlarla Freud’un zamanından beri birbirinden tamamıyla ayrı iki bilim dalını birleştiren bir bilim dalı ortaya çıkmaya başladı; nöropsikoterapi.

Bu bilim dalının temeli Freud’un ruhsal etkinliklerin beyinle doğrudan bağıntılı olduğu inancına kadar gider. Başka sözcüklerle söylememiz gerekirse; düşüncede, anımsananlarda, duygularda, dünyaya bakışta bir şeyler değişiyorsa, beyinde de bir şeyler değişiyor demektir. Ruhsal bir hastalık daima beynin hastalığı demektir, başarılı bir psikoterapi de daima beynin tedavi edilmesi anlamına gelir. Ünlü sinirbilimci ve Nobel ödülü sahibi Eric Kandel’in de dediği gibi, eğer terapistin söyledikleri hastanın beyninde bir değişiklik oluşturuyorsa, psikoterapötik müdahele başarılı olmuş demektir.

Bu çok doğal ama aynı zamanda çok da devrimci bir söylem. Doğal, çünkü insanın  düşünmesinde, anımsamasında, sevmesinde, kafasının karışmasında veya umut etmesinde beynin merkezi bir rol oynuyor olması tartışma götürmez bir gerçekliktir. Nöronal plastisite denilen beynin kendini değiştirebilme yeteneği olmasaydı, depresif bir hasta için büyük bir yük olan depresif düşünce ve tepki kalıpları nasıl değişebilirdi? Devrimci, çünkü aslında sinirbilim ve psikoterapinin metodları, amaçları ve bilimsel kültürleri arasındaki fark çok büyüktü.

Bu gelişmeye paralel olarak büyük umutlarla birlikte büyük korkular da ortaya çıktı. Beyin araştırmaları farklı psikoterapi ekollerine bilimsel bir temel kazandırabilir elbette, beyin hücreleri düzleminde nasıl bir işlevselliğe sahip olduklarını gösterebilir ve etkinliklerini beyin görüntüleme araçlarıyla kanıtlayabilir. Belki yeni, daha etkili terapiler geliştirilmesine yardımcı da olabilir, ilâç tedavileriyle, diğer nörobilimsel müdahele yöntemleriyle birlikte kullanılmalarına olanak sağlayabilir. Psikoterapistlerin ve sinirbilimcilerin birlikte çalışması, terapi ekolleri arasındaki sınırların aşılmasına ve psikoterapiye biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin gerçekten birarada değerlendirilebildiği yepyeni bir profil kazandırabilir.

Ama öte yandan sinirbilim biyolojizmi, indirgemeciliği ve determinizmi psikoterapiye sokma tehlikesi de içeriyor. Ruhsal hastalığı olan birey bir araştırma nesnesine indiregenebilir. Terapi ekollerinin uzun yıllara dayanan deneyim ve konseptleri çok çekici ve etkileyici tomografi görüntüleri tarafından bir kenara itilebilir.

Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin desteklediği Hanse-Nöro-Psikanaliz Çalışması adlı bir projede psikanalitik tedavi sırasında depresif hastaların beyinlerinde ortaya çıkan değişiklikler incelenmiştir. Bu çalışmada 20 kronik depresyonu olan hasta, 15 aylık psikodinamik yönelimli bir terapi süresince beyin görüntüleme teknikleriyle incelenmiş ve sonuçlar sağlıklı bir kontrol grubuyla karşılaştırmıştır.

Bu çalışmada 20 hastanın her birine önceden 8 fotoğraf gösterilmiş ve bu fotoğraflarla ilgili bir hikaye kurgulamaları istenmiştir. Fotoğraflar yazının başında bahsedilen mezarlıktaki adam benzeri fotoğraflardır. Bu hikayelerden her birey için karakteristik olan cümleler seçilmiştir. Daha sonra hastaların pozitron emisyon tomografileri çekilirken kendilerine bu fotoğraflar tekrar gösterilmiş ve, ya kendi cümleleri (ör. “burada küçük bir kız boş ve karanlık bir odaya hapsedilmiş.”) veya nötral cümleleri (ör. “pencerenin sağında ve solunda perdeler asılı.”) okumaları istenmiştir.

Aynı deney kontrol grubundaki sağlıklı bireylerle de tekrarlanmıştır. Deneyden hemen sonra yapılan değerlendirmede her iki grubun da kendi karakteristik cümlelerine subjetif olarak benzer tepkiler gösterdikleri belirlenmiştir. Ama her iki grubun beyinlerinde büyük farklılıklar da görülmüştür. Depresif hastaların amigdala, hipokampus ve singulum adlı beyin bölgelerindeki nöronal aktivite çok daha yüksek bulunmuştur. Bu önemli bir bulgudur, çünkü bu bölgelerin duyguların işlenmesinden sorumlu bölgeler olduğu bilinmektedir.

Ama bu küçük çalışmadaki net sonuçlara rağmen psikoterapi sırasında beyinde neler olduğunu söyleyebilmek için çok erken. Esas ve kısa bir sürede çözülemeyecek gibi duran sorun, terapi sırasında beynin görüntülenemiyor olmasıdır. Bu da beyin araştırmacılarının ölçümleyebildikleri değişiklerin neye dayandığını ortaya çıkarmayı güçleştirmektedir. Psikoterapinin etkinliğini beyin görüntüleme yöntemleriyle araştıran ve en önemli ruhsal bozuklukları kapsayan 40 kadar bilimsel çalışma vardır ve maalesef bu çalışmaların sonuçları birbiriyle karşılaştırılabilecek gibi değildir. Çünkü çalışmalarda farklı teknikler kullanıldığı gibi, terapilerin yoğunluğu ve süreleri de birbirinden farklıdır. Aynı zamanda çalışmalara katılan hasta sayıları çok az olduğu için bilimsel bir çıkarım yapmak güçtür.

Bu nedenle sinirbilimciler ve psikoterapistler daha yakın bir işbirliği içinde çalışmak zorundadırlar. Terapi sırasında beyin inceleme tekniklerinin daha sık kullanılması gerekir. Ancak bu sayede nöronal aktivite değişiminin terapinin hangi aşamasında ortaya çıktığı tespit edilebilir, terapideki iniş ve çıkışların beyindeki yansımaları daha iyi anlaşılabilir.

Nöropsikoterapi henüz temel bilim düzeyindedir. Çünkü hâlâ beynin bilinçli bir yaşantıyı nasıl ürettiği bilinmiyor. Bu bilinmediği sürece, beyinde neyin ölçüleceği de tam olarak bilinemez. Depresyon mu? Depresyonun nedeni mi? Depresyona olan yatkınlık mı? Sonuçları mı? Ya da beynin depresyonu altetmek için başvurduğu başarısız denemeleri mi?

Buradaki tehlike, örneğin depresyonu amigdalanın aşırı aktivasyonu olarak sınıflandırmak gibi indirgemeci tutumlardır. Çünkü beyindeki karmaşık süreçler sonrası ortaya çıkan ruhsal bozuklukların anlaşılmasında sinirbilim henüz emekleme aşamasındadır. Belli beyin bölgelerinin aktivitelerindeki değişikliklerin ölçülebiliyor olması, ne tanı koymada ne de terapide bize henüz bir katkı sağlamamaktadır.

Yine de bu araştırmalar bize beyinde olan biteni anlayabilmemiz için küçük ama önemli bir pencere açmış durumdadır. Sinirbilimdeki bu gelişmeleri ne abartalım ne de küçümseyelim. Ama eminim bir gün Sigmund Freud’un hayalleri gerçek olacaktır.

Alper Hasanoglu

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*